23 Aralık 2017 Cumartesi

CUMHURİYETİ 1923′TE KURDUK, KAYMAĞINI 21.YY’DA YEDİK -1-

20. yüzyılın ilk yarısı hatırlamak istemeyeceğimiz acı tecrübelerle doludur… 1. Dünya Savaşı’nın nedeni bizzat bizdik. Batı artık her şeyini kaybediyordu. Öyle, tarih kitaplarında anlatıldığı gibi değildir hadise. Avrupa, Sanayi Devrimini gerçekleştirmişti belki ama 20.yüzyılın Avrupa Sanayisinde kömür işlevini yitiriyordu. Fabrikaların bacalarının tütmesi için yeni enerji kaynaklarına ihtiyaç vardı. O da petroldü. Petrol de Osmanlı coğrafyasında ganiydi. Emperyalistlerin temsilcileri küçük çaplı bir araştırma yaptılar coğrafyada. Baktılar gördüler ki bölgeden adeta petrol fışkırıyor. Yeni adres belli artık. Bu bölgenin ele geçirilmesi, petrolün buradan taşınması gerekliydi. Bölgenin istikrarsızlaştırılması gerekiyordu. Bunun için de çıban başı olarak gördükleri Osmanlı’nın tasfiye edilmesi, param parça edilmesi gerekiyordu. İşte 1.Dünya Savaşı bizzat bizim için bu nedenle çıkarılmıştı… Aklı sıra bir taşla iki kuş vuruyorlardı. Hem İslam’ın hamisi Osmanlıyı parçalıyor hem de bölgenin zenginliklerini gasp ediyorlardı… Devam…
Savaştan sonra darmadağın bir ülke kaldı geriye. Anadolu’ya sıkıştırıldık, hapsedildik. 14 milyon insan kalmıştı. Sekiz buçuk milyonu kadındı. Kalanların çoğu da yetim, öksüz insanlardı. Bu enkazdan sonra artık Irak’ta neler oluyor bizi ilgilendirmiyordu. Suriye’de neler oluyor bizi ilgilendirmiyordu. Bize uslu durun diyorlardı, oturun oturduğunuz yerde diyorlardı. Bu hal içerisinde cumhuriyeti kurduk. O günün şartlarında çok sevindik cumhuriyeti kurduğumuz için. Bu sevincimizde haklıydık. Çünkü gücümüz yoktu. Bitmiştik. Yalnız burada şunu da belirtmeden geçmeyelim: Cumhuriyet; Laik atak, gerçek manasının dışında kullanılan Cumhuriyet sevicilerinin Osmanlı’dan kurtulduk, batmış, geri kalmış, çağ dışı Osmanlı’dan kurtulduk demek değildir. Cumhuriyet o günün Türkiyesi içerisinde kurmamız gerekin bir sistemdi. Bunu yapmak gerekiyordu. Çünkü Batı’ya yaraşmamız gerekiyordu. Batı’nın bizi alkışlaması gerekiyordu. Öyle de oldu.
Cumhuriyeti kurduk, inkılaplarımızı yaptık! Batı da bize aferin dedi. Şöyle adam olun, uslu durun durduğunuz yerde. Siz bizim artık ileri garnizonumuzsunuz dediler. Biz de bu reçeteye harfiyen uyduk. Her ne yapıldı ise 1923-1950 yılları arasında tek parti olarak faaliyet gösteren CHP döneminde yapıldı. CHP dönemindeki 27 yıl boyunca halka adeta zulmetti. Cumhuriyet yönetimi altında, demokrasi jargonu altında, Jandarma dipçiği altında bir Türkiye yönetimi söz konusuydu. CHP dönemi tek parti dikteliğinin en sert şekilde uygulandığı dönemdi.
O dönemde dış  medyada Türkiye’nin Cumhuriyet, demokrasi yönetimi hakkında hiç de iyi şeyler söylenmiyordu. Hatta hal öyle bir durum almıştı ki, diplomaside “TÜRKİYE CUMHURİYETİ” ibaresi dahi kullanılmıyor, “KEMAL”İN ÜLKESİ” kullanılıyordu. Bu da CHP’nin kurucu başkanı  ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in canını çok sıkıyordu. O zaman bir şeylerin yapılması gerekiyor, Batı’nın gözündeki bu algının ortadan kaldırılması gerekiyor, demokratik bir Türkiye görünümünün dış medyaya karşı oluşturulması gerekiyordu.
Bunun için adım atıldı. Çok partili siyasi hayata geçiş dönemine gidildi. Batı’ya Türkiye’de çok partili bir sistem varmış görünümünün ilk adımı olarak Terakkiperver (İlerici) Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Partinin kurulması sonucu durum öyle bir hal aldı ki hiçbir şey beklendiği gibi olmadı CHP açısından…
Devam edecek...
İBRAHİM YAVUZ

18 Aralık 2017 Pazartesi

KUR'AN-KERİM'İN MUCİZELERİ -2-

7- ÇAMURDAN YARATILIŞ

"Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık." (Müminun Suresi, 12)

Günümüz teknolojisi ile elde edilen bilgilere göre çamurda bulunan elementlerle insan vücudunda bulunan elementler birebir aynıdır. Bunlar:

Oksijen, karbon, hidrojen, nitrojen, kalsiyum, fosfor, potasyum, sülfür, klor, sodyum, magnezyum, silikon, demir, çinko, bakır, boron, kobalt, vanadyum, iyot, selenyum, manganez, molibden, krom.

8- DNA'DAKİ ÖLÇÜ

"(Allah) Onu  hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı da onu bir ölçüyle biçime soktu. Sonra ona yolu kolaylaştırdı." (Abese Suresi, 18-20)

DNA geçtiğimiz yüzyılda keşfedilmiştir. Bu keşifle  beraber insanların ve tüm canlıların DNA'da bulunan ölçülerle şekil aldığı bulunmuştur. Halbuki Kur'an bize bunu 1400 sene önceden haber veriyor. (İnsanın bir tek DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi sayfasını veya bin kitabı dolduracak bilgi bulunmaktadır. 

9- MEKKE'NİN FETHİ

"Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram'a güven içinde saçlarınızı tıraş etmiş, kısaltmış olarak gireceksiniz." (Fetih Suresi, 27)

Peygamber efendimiz gördüğü bir rüyada yukarıda ayette belirtilen bahsi görmüştü. Allah da Müslümanlara güven içinde Mekke'ye gireceklerini bildirmiş oluyordu.

10- EVRENİN YARATILIŞI

"O gökleri ve yeri yoktan var edendir." (Enam Suresi, 101)

20. yüzyıla kadar evrenin başlangıcının olmadığına, hep var olduğuna inanılmaktaydı. Ancak daha sonraları yapılan gözlem ve deneylerle bunun böyle olmadığı, BÜYÜK PATLAMA (BİG BANG) diye bir olgu ile evrenin yoktan var olduğu bilimsel olarak kabul edilmektedir.

11- DENİZLERİN KARIŞMAMASI

"Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel vardır; birbirlerinin sınırlarını geçemezler." (Rahman Suresi, 19-20)

Yüzey gerilimi nedeniyle farklı yoğunluktaki denizler birbirine karışmamaktadır. Bu durum geçtiğimiz yüzyılda bilinmesine rağmen Kur'an bunu 1400 yıl söylemektedir.

İBRAHİM YAVUZ


17 Aralık 2017 Pazar

KUR'AN-I KERİM'İN MUCİZELERİ -1-

Kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim, hiç şüphesiz ki hayata dair bizlere çok yönlü mesajlar vermektedir. Bunu da Kur'an'daki ayetlerden anlayabiliyoruz. Bizlere verilen bu bilgiler 1400 sene önce açıkça belirtilmişken, biz dönemin teknolojisine, gelişimine bağlı olarak yeni yeni kavrayabiliyoruz. Yüce Allah, Hz. Peygamber (sav) ile vahiy olarak verdiği bu mesajları anlamamızı ve yaşamımızı da ona göre dizayn etmemizi istiyor.

Biz bloktaki köşemizde Kur'an-ı Kerim'deki bu mucizelerin en azından bir kısmını sizlere aktarmaya çalışacağız. Burada aktaracağımız bilgiler Haber7 kaynaklarından alınmış ve tarafımca düzenlenerek aktarılmıştır.

1-KUR'ANDA KARANLIKLAR

"Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı kılan Allah'adır... (En'am Suresi, 1)

Kur'an'da karanlık kelimesi çoğul anlamda "karanlıklar" şeklinde olacak şekilde çoğul anlamda kullanılmaktadır. Öyle ki bize göre tek bir aydınlık vardır ancak karanlık çok sayıdadır. Yani göremediğimiz çok sayıda dalga boyu söz konusudur. Arapça olarak "zulumat"  anlamına gelen karanlıklar kelimesi, Kur'an'da 23 ayette çoğul anlamda kullanılmaktadır. Hiçbir ayette de tekil anlamda kullanılmamaktadır. Hiç şüphesiz bu durum bizim gördüğümüz ışık aralığının dışında çeşitli ışık aralıklarının olduğunun göstergesidir.

2- ALAK'TAN YARATILIŞ

"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir "alak"tan yarattı. (Alak Suresi, 1-2)

Bilimsel olarak da bilindiği gibi anne karnında, insanın yaratılışı hususunda ilk safhada oluşan hücre zigot hücresidir. Zigot hücresi, rahim duvarına yapışarak damarlara bağlanmaktadır. Alak kelimesi ise "bir yere asılıp tutunan şey" anlamına gelmektedir.

Bu aynı zamanda deriden kan emen sülükler için de kullanılmaktadır. Öyle ki bu Kur'an Allah'ın (cc) sözüdür. 

3- 23 KROMOZOM İŞARETİ

Kur'an'da kadın kelimesi tekil olarak 23 kez, erkek de aynı şekilde 23 kez geçmektedir. Yumurta-sperm birleşmesi sonucunda kadından gelen 23 kromozom ve erkekten gelen 23 kromozom ile 46 kromozom oluşmaktadır.

4- KUR'AN'DA GÜN KELİMESİ

Kur'an'da tekil olarak ""yevm" yani "gün" kelimesi 365 kez geçmektedir. Miladi takvime göre ise 1 yılda 365 gün vardır. (Dünyanın Güneş etrafında dönüşü 365 gün sürmektedir.)

5- DENİZ VE KARALARIN ORANI

Kur'an'da "kara" kelimesi 13 kez, "deniz" kelimesi ise 32 kez geçmektedir. Bu sayıların her biri toplamlarına oranlandığında kara için %29, deniz için ise %71 çıkmaktadır. Bu rakamlar da dünyadaki kara ve denizin oransal dağılımını göstermektedir. 

6- DÜNYA'NIN YUVARLAKLIĞI

"Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp-örtüyor."... (Zümer Suresi, 5)

Yukarıdaki ayette geçen "sarıp-örtmek" kelimelerinin arapçası, "yukevviru"dur. Bu kelime yuvarlak cisimlere bir şey sarmak için kullanılmaktadır. Yani ayette dünyanın yuvarlaklık hususuna 1400 sene önce değinilmiş olmaktadır. Hamd olsun...

DEVAM EDECEĞİZ...

SELAM VE DUA İLE...

İBRAHİM YAVUZ



          
                  

2 Eylül 2017 Cumartesi

SİYASET-EKONOMİ DÖNGÜSÜ

Siyaset-ekonomi ilişkisi birbirini etkileme yönüyle çok önemli iki argümandır. Her siyasi etmenler ekonomik sonuçlar doğurur, her ekonomik etmenler de siyasi sonuçlar doğurur. Söz gelimi Osmanlı Devletinin tasfiye edilerek onun yerine Anadolu’da bir Türk Devletinin kurdurulması her ne kadar siyasi bir olay gibi görünse de senaristlerin amacı burada farklıdır. Asıl amaç petrol yani enerji zengini olan bu bölgeleri kontrol altında tutmak ve bu coğrafyaların zenginliklerini kendi fabrikalarına taşımak. Kısacası amaç sonunda ekonomik bir girişimdir…
Bu ilişki günümüzde de böyledir. Her şey Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti ile başlıyor. Siyasi bir gelişme olarak göze çarpıyor ise de bir bakıyoruz ki birkaç körfez ülkesi Katar ile ilişkileri kesme noktasına gelmiş. Onun ardından İran’a saldırılıyor, onun ardından Türkiye Muhalefetin eliyle içeride yıpratılmaya çalışılıyor… Biz de zannediyoruz ki masum bir ADALET yürüyüşü.
Artık her şey gözle görünebilecek kadar açık. İngiltere de sürekli olarak terörle yüz yüze geliyor. İngiltere’de namaz kılan Müslümanların üzerine kamyonla gidiliyor. Birileri İngiliz-Türkiye birliğine karşı olmuş olamaz mı? Elbette ki olabilir, sonuçta Türkiye de bölgede söz sahibi ülkelerden biri. Bölgenizle ilgili kendi kararlarınızı aldığınız zaman -özellikle Orta Doğu’da- sizin üzerinize karşı güçler gelir… Bunda yadırganacak bir şey yok.
CHP'nin başlattığı, sonradan HDPKK'nın katılımı ile bir ADALET yürüyüşü yapıldı. Yürüyüş her kesimin hakkıdır, buna söylenecek bir şey yok. Ancak hakkı aranması gereken çok mazlum var bu ülkede. Başta 15 Temmuz şehitleri, gazileri… Sonuçta genel görünüme bakıldığı zaman pek de normal bir adalet yürüyüşünü anımsayamıyoruz maalesef…
Bunu neye benzetiyorum biliyor musunuz? 1. Dünya Savaşı döneminden sonra Osmanlı’nın güney bölgesini bölerken nasıl bizi Yunanlarla içeride oyaladılarsa şimdi de içeride muhalefet eliyle devletin elini zayıflatma operasyonu yapılıyor… Biz burada bununla uğraşırken dışarıda olup biteni takip edemeyeceğiz. Tabi güya… O eski Türkiye'de idi. Artık Türkiye 780 kilometre karede neler olup bitiyor çok rahat takip edebiliyor...
Türkiye artık o kadar çok yönlü düşünen bir ülke ki olup biteni kavrayabilen bir devlet aklımız var Allah’a şükür. Ne yaptıkları yanına kalıyor ne de kalacak… Tüm bu siyasi-ekonomik set çekme çabalarına rağmen her şey yolunda gidiyor. Borsa İstanbul rekorlar üstüne rekor kırıyor, dolar kuru üzerindeki baskı azalmış görünüyor… Bir de Katar’dan gelen bir haber üzerine bundan sonra Türkiye-Katar ekonomik işbirliği daha da artacak… Hadi hayırlısı…
Evet, gördüğümüz gibi siyaset-ekonomi ilişkisi birbiriyle etkileşim halinde olan iki argüman. Hele Türkiye gibi dünyanın merkezinde bulunan bir ülkede yaşıyorsanız bu etkiyi daha da fazla dikkate almak gerekir… Sonuçta buradan nemalanmaya çalışmak isteyen çok…


İBRAHİM YAVUZ

30 Haziran 2017 Cuma

SİYASET-EKONOMİ İLİŞKİSİ

Siyaset-ekonomi ilişkisi birbirini etkileme yönüyle çok önemli iki argümandır. Her siyasi etmenler ekonomik sonuçlar doğurur, her ekonomik etmenler de siyasi sonuçlar doğurur. Söz gelimi Osmanlı Devletinin tasfiye edilerek onun yerine Anadolu’da bir Türk Devletinin kurdurulması her ne kadar siyasi bir olay gibi görünse de senaristlerin amacı burada farklıdır. Asıl amaç petrol yani enerji zengini olan bu bölgeleri kontrol altında tutmak ve bu coğrafyaların zenginliklerini kendi fabrikalarına taşımak. Kısacası amaç sonunda ekonomik bir girişimdir…
Bu ilişki günümüzde de böyledir. Her şey Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti ile başlıyor. Siyasi bir gelişme olarak göze çarpıyor ise de bir bakıyoruz ki birkaç körfez ülkesi Katar ile ilişkileri kesme noktasına gelmiş. Onun ardından İran’a saldırılıyor, onun ardından Türkiye Muhalefetin eliyle içeride yıpratılmaya çalışılıyor… Biz de zannediyoruz ki masum bir ADALET yürüyüşü.
Artık her şey gözle görünebilecek kadar açık. İngiltere de sürekli olarak terörle yüz yüze geliyor. Bir bakıyoruz ki İngiltere’de namaz kılan Müslümanların üzerine kamyonla gidiliyor. Birileri İngiliz-Türkiye birliğine karşı olmuş olamaz mı? Elbette ki olabilir, sonuçta Türkiye de bölgede söz sahibi ülkelerden biri. Bölgenizle ilgili kendi kararlarınızı aldığınız zaman -özellikle OrtaDoğu’da- sizin üzerinize karşı güçler gelir… Bunda yadırganacak bir şey yok.
Şimdi de CHP, sonradan HDPKK katılımı ile bir ADALET yürüyüşü yapılıyor. Yürüyüş her kesimin hakkıdır, buna söylenecek bir şey yok. Ancak hakkı aranması gereken çok mazlum var bu ülkede. Başta 15 Temmez şehitleri, gazileri… Genel görünüme bakıldığı zaman pek de normal bir adalet yürüyüşünü anımsayamıyoruz maalesef…
Bunu neye benzetiyorum biliyor musunuz? 1. Dünya Savaşı döneminden sonra Osmanlı’nın güney bölgesini bölerken nasıl bizi Yunanlarla içeride oyaladılarsa şimdi de içeride muhalefet eliyle devletin elini zayıflatma operasyonu yapılıyor… Biz burada bununla uğraşırken dışarıda olup biteni takip edemeyeceğiz. Tabi güya…
Türkiye artık o kadar çok yönlü düşünen bir ülke ki olup biteni kavrayabilen bir devlet aklımız var Allah’a şükür. Ne yaptıkları yanına kalıyor ne de kalacak… Tüm bu siyasi-ekonomik set çekme çabalarına rağmen her şey yolunda gidiyor. Borsa İstanbul rekorlar üstüne rekor kırıyor, dolar kuru üzerindeki baskı azalmış görünüyor… Bir de Katar’dan gelen bir haber üzerine bundan sonra Türkiye-Katar ekonomik işbirliği daha da artacak gibi… Hadi hayırlısı…
Evet, gördüğümüz gibi siyaset-ekonomi ilişkisi birbiriyle etkileşim halinde olan iki argüman. Hele Türkiye gibi dünyanın merkezinde bulunan bir ülkede yaşıyorsanız bu etkiyi daha da fazla dikkate almak gerekir… Sonuçta buradan nemalanmaya çalışmak isteyen çok…
İBRAHİM YAVUZ

13 Mart 2017 Pazartesi

15 TEMMUZ- 16 NİSAN ARASI BÜYÜK TÜRKİYE'YE GEBE

   Dikkat ettiniz mi 15 Temmuz'dan referanduma kadar olan süre 9 ay. Ben de böyle bir atıfta bulunarak aradan geçen bu süre zarfından sonra BÜYÜK TÜRKİYE olarak doğacağız inşallah diyerek böyle bir bağıntı kurmaya çalıştım. Gelin başından sonuna sancılı geçen bu süreçte nelerle uğraştığımızı şöyle bir gözden geçirelim mi? Hadi başlayalım. 

   FETÖ'nün alçak darbe girişimi sonrası ülke çok çeşitli operasyonlarla karşı karşıya kaldı. Biz zannediyorduk ki yeni oluşum içinde olan bir yapı bunlara neden olmuş. Ancak 40 seneden beri adeta bir ur gibi ülkenin bütün kurum ve kuruluşlarını ele geçirmekle kalmamış, yurt dışında da okullar kurarak kendi ağını sağlam oluşturma yolunda alçakça girişimlerde bulunmuştur. 15 Temmuz'da asker üniforması giymiş, bu milletten görünüp de kumaşı Anadolu topraklarında dokunmamış alçaklar millete, devlete, Türkiye'nin yükselişine karşı çıkmış, 241 vatandaşımızı şehit etmiş 2195 vatandaşımızı yaralamıştır. 

   O günden bugüne kadar devlet, kurumlarımızdan bu alçakları temizlemekle uğraşmış ve uğraşmaya da devam etmektedir. Bu süreçte ülke olarak sadece bu alçak örgütle mücadele etmedik, bir de bin yıllık gönül kardeşimiz olan, komşumuz Suriye'nin terör örgütlerinden temizlenmesi için 24 Ağustos 2016'da FIRAT KALKANI HAREKATINI başlattık. Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ile birlikte ortak hareket ederek AZEZ-CERABLUS hattını terör örgütü DAEŞ'in elinden aldık. Ancak bu bize yetmezdi. Güneye doğru inmemiz gerekirdi. İndik. Bunun için de EL-BAB operasyonunu başlattık. EL-BAB da terör örgütünün elinden alındı ve ÖSO ve TSK rahat bir nefes aldı. Artık yeni hedef MENBİÇ ve RAKKA. Türkiye buradaki mücadelesini de hiç kuşkusuz sürdürecektir. 

   Bu mücadelemiz bizim ufkumuzun 780 kilometrekareye sığdırılamayacağını gösterir. 600 sene bu toprakların hamiliğini yapmış bir devletin CİHAN HAKİMİYETİ MEFKURESİ ile dünya yönetiminde söz sahibi olduğunu unutmamak lazım. 90 sene boyunca bu ülke bu geleneğini unutmuş, adeta Kuzey Kore misali bir Cumhuriyet sürmüştür. 

  Peki ne oldu da ülke bu derece dünyaya peşkeş çekebilecek, dünya siyasetine yön verebilecek, artık ben bu çarkın bir dişlisi olmak istemiyorum, artık benim de bir çarkın var diyebilecek bir konuma gelmiştir. Bunun tek cevabı bu millete bütün ruhuyla bağlı olan, devletin bütün kadrolarını bu milletin lehine işler yapabilecek birilerinin gelmiş olmasıdır. Şu da söylenebilir, Recep Tayyip Erdoğan'dan başka birileri gelmemiş miydi daha önce de şimdi bunu söylüyorsunuz? Gelmişti ama o devlet adamları yalnızdı, arkasında millet desteği yoktu, milletin desteği hep askerler, vesayet odakları tarafından bastırıldı. Şimdi her şey tersine dönüş durumda. Recep Tayyip Erdoğan, Başbakanımız, bakanlarımız, milletvekillerimiz bu milletle birleşerek dünyaya seslenmeye başlamıştır. Tayyip Erdoğan da bir fanidir. Ancak onu burada söz sahibi yapan önce Allah'ın inayeti sonra da bu milletin desteğidir. Bu destek var oldukça da birlikteliğimiz daha da pekişecektir.

   Tüm bu mücadelemizin içinde Türkiye'yi bambaşka bir kulvara sokacak yeni bir sistem değişikliği için referanduma gidiyoruz. Türkiye şimdiye kadar nice hükümetler değiştirmiş, bunlara neden de devlet adamlarımızın anlaşamaması, çift başlılık (çok seslilik), sistemin hükümet yıkmaya yatkın olmasından vs. kaynaklanmıştır. 

   Cumhuriyet tarihimiz 27 yıllık CHP tek parti ile başlamış, daha sonra ABD'nin bastırması ile çok partili hayata geçilmiştir. 1950 yılındaki seçimlerde Adnan Menderes'li Demokrat Parti iktidara gelmiştir yani asıl demokrasi bu yıllarda gelmiştir. Adnan Menderes dini bütün, bu milletin kalbinin derinliklerinde olan dini damarlarına değinen biriydi. Böyle biri küresel devletlerin işine gelmezdi. Adnan Menderes'in ipe götürülmesi hep bu argümanların sonucunda ortaya çıkmıştır. 

   Bu ve bunun gibi hadiseler çoktu. Turgut Özal da aynı saikle, Necmettin Erbakan da aynı saikle bu milletten koparılmıştır. Recep Tayyip Erdoğan da aynı numaralarla götürülecekti ki millet bu oyuna bu sefer gelmedi. Devlet millet birlikteliği küresel sistemin emperyalist devletlerinin oyunlarını bozdu. 

   16 Nisan'a giderken Türkiye karşıtı ülkelerin harekete geçmesine şaşmamalı, Türkiye karşıtlığı, İslam karşıtlı onların genetiğine işlemiş durumdadır. Bu onların algısı değil, var olan tutumlarıdır. Biz de millet olarak buna en büyük cevabı 16 Nisan'da vereceğiz. Belli bir partiye müntesip olmamız önemli değil, bunun için Türkiye vatandaşı olmak yeterlidir. 

   Bu duygu ve düşüncelerle GÜÇLÜ TÜRKİYE'NİN ÖNÜNDEKİ ENGELLERİN EN BÜYÜK SEBEBİ içinde bulunduğumuz sistemdir. İnşallah 16 Nisan'da bunun önüne geçeceğiz. Kararımızı YENİ TÜRKİYE için vereceğiz. 

   Selam ve dua ile...

25 Şubat 2017 Cumartesi

TÜRKLER’E KARŞI “KAZIMA” OPERASYONU: “HOCALI KATLİAMI”


   Öncelikle bu tabiri kullandığım için tüm Azerbaycanlı kardeşlerimden ve tüm Türkiye’den özür diliyorum. Ancak Türklere karşı girişilen asıl soykırım girişimleri haddini aşmış bulunmaktadır. Osmanlı ile 600 sene bu coğrafyanın ekmeğini yiyen bir millet… Osmanlı’nın evinin çocukları olan Ermeniler hiçbir zaman biz Ermeniler ayrı bir millet kurmak, ayrı bir devlet kurmak istiyoruz demediler. Biz Osmanlı’yız diyorlardı onlar da. Ancak Osmanlının son dönemlerindeki zayıflığından faydalanarak o dönemdeki milliyetçilik akımının da etkisiyle başka bir ruha büründüler. O zaman bu zamandır Türklerle bir alıp veremedikleri var. Şimdi Türklere karşı giriştikleri soykırımlardan biri olan HOCALI KATLİAMI’nı dilimizin döndüğü kadar anlatmaya çalışalım…

   Katliamın Merkezi Hocalı

   Ermenistan ve Azerbaycan arasında bir Karabağ bölgesi vardır. Karabağ bölgesinin yukarısında da Dağlık Karabağ bulunmaktadır. İşte katliamın yapıldığı Hocalı buradadır. Hocalı 936 km²’lik alana on bir bin küsur bir nüfusa sahip bir yerleşim yeriydi. Stratejik açıdan önemli yerde bulunuyordu. Ağdam-Şuşa, Eskeran-Hankendi yollarının üzerinde bulunuyordu. Ermenistan Silahlı Kuvvetleri tarafından da kolayca işgal edilebilecek bir mevkide bulunan Hocalı bu açıdan savunmasızdı. Savunmasız olduğunun diğer bir göstergesi de o dönemde Hocalı Azerbaycan Askerleri tarafından korunmuyordu.

   O Gece Hocalı

   Hocalı, öncelikle Ermeni askerleri tarafından 1992 yılının 25 Şubatını 26’sına bağlayan gece giriş çıkışa kapandı. Ardından da katliama başlamışlardır. Bir savaş yapacaksanız askerlerle beraber yapın bre Allahsız kitapsızlar… Savaşın da bir onuru vardır. Sivil, yaşlı, genç, çoluk çocuk demeden ortalığı yakıp yıkmanın anlamı ne? O katliamda 83 çocuk, 106 kadın ve 70 civarı yaşlı olmak üzere 613 Türk katledildi. En acısı da hamile kadınlar ve çocuklar da burada adeta kırıp geçirilmiştir.

   Batı Basınından Açıklamalar

   Batı tarafından Ermenilerin yapmış olduğu bu soykırıma karşı çok sert tepkiler geldi. Ama olan olmuştu artık. Bir Ermeni gazetecinin kitabından şunlar yazılmış: “...Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hala yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra tüm cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu. Ben Şuşa’ya döndüm. Onlar Haç’ın hatırı için savaşa devam ettiler.”

   Giden canların hesabını kim verecekti. Allah bunları katında karşısına bile almayacaktır bunları. Yerleri cehennem çukurunun dibidir… Bu savunmasız insanlara yapılan işkenceleri buraya yazmaya elim varmıyor… Gerisini siz düşünün artık… Bize düşen şey: kendi haksız sözde mücadelelerini olmayan belgelerle soykırım yaptığımızı söylüyorlar, biz ise haklı mücadelemizi belgelerle dünya kamuoyuna ispatlayamıyoruz. Bunu yapmamız lazım. Bu alçakça vahşeti tüm dünyaya yetkili mercilerin anlatması lazım… Yoksa Ermeniler daha çok haklı çıkar…

   Selam ve dua ile…

   
   İBRAHİM YAVUZ

8 Şubat 2017 Çarşamba

MISIR PİRAMİTLERİ İNSAN GÜCÜYLE Mİ İNŞA EDİLDİ?


   Mısır medeniyeti sahip olduğu tarihi dokusuyla bizleri her zaman şaşırtmaya devam etmiştir. Günümüzden 5000 sene öncesine dayanan yapıları, sanat anlayışları, inançları adına ortaya koydukları gelenek ve törenleri ile çağdaşı olan İlkçağ medeniyetlerinden oldukça ileri bir toplumdu.
   Mısır iki taraftan çöl iki taraftan deniz ile çevrili olup bunun avantajını da kullanmayı bilmiştir. Dışarıdan gelebilecek müdahalelere karşı bunu çok iyi kullanmış ve kendi içinde müthiş bir bilgi birikimi oluşturmuştur. Bunda bu topraklara uğrayan peygamberlerin ve bilim adamlarının büyük etkisi olmuştur.
   7 yıl bolluk 7 yıl kıtlık bahsini çoğumuz biliriz. Kardeşleri tarafından kuyuya atılan ve oradan geçen kafile tarafından bulunarak köle olarak satılan Yusuf peygamber Mısır’a hükümdar olmuştur. Bu dönemde kendilerini bekleyen kıtlık ve bolluk dönemleri olacaktır. Bu dönemleri yönetmek işi zamanın Firavunu tarafından Yusuf peygambere verilir. Yusuf (as) bolluk döneminde büyük ambarlar inşa ettirmiş, hububatı burada saklamıştır. Kıtlık dönemlerinde de bunları kullanıma sunmuştur.
   Peki bu kadar devasa ambarlar nasıl inşa edilmiştir? ( Osmanlıda bu ambarlara Yusuf Ambarları deniyordu.) Yusuf peygambere o dönemde saatçilerin piri deniyordu. Buradaki saat kolumuza taktığımız saat değil Güneş Saatidir. Piramitlerin yapıları da güneşin hareketleri ile son derece alakalı olarak inşa edilmiş.
   Güneş ışınlarının farklı yansımaları piramidal bu yapıların öyle farklı bir atmosfer oluşturuyor ki kedi ölse cesedi orada kalsa, kokmuyor, sadece cesedi kuruyordu. Piramidin içine yerleştirilen hububat güvelenmiyor, ekmek küflenmiyor. Peki tüm bunlar nasıl oluyordu?
   Elektriğin olmadığı, akaryakıt ile çalışan motorların bulunmadığı, yağ ile çalışan vinç sistemlerinin keşfedilmediği günlerde bu taşlar nasıl kesilecek, taşınacak ve yerleştirilecekti? Sadece Keops Piramidinin taşları 2 ila 15 ton ağırlığında taşlar bulunuyordu. Bunlar insan tarafından mı yapılmıştı? Bu tartışmalar 20. yy.‘ın ilk yarısına kadar devam etti.  O günlerde Gize Bölgesi’nde bir keşif yaşandı, Eski Mısır toplumuna ait işçiler mezarlığı bulundu.  Yapılan incelemede işçilerin iskelet sistemlerinin bozuk olduğu ortaya çıktı.
   Piramitler çevresindeki mezarlarda bulunan iskeletlerde bozukluklar tespit edilmiş ve bunlar birkaç nedene bağlanmıştır. Öncelikle bu işçiler piramitleri oluşturan ağır taş bloklarını taşıyorlardı ve o dönemlerde vinç benzeri araçlar da yoktu. Haliyle bu taş blokları insan gücü ile çekiliyordu. Bu taşıma şekli de omurga-bel sağlığı açısından tehlike arz ediyordu. Bir başka neden ise beslenme yetersizliğidir. Beslenme yetersizliği omurga sistemini zayıflatmakta ve ağır yükler omurga eğriliklerine neden olmaktadır.
   Diğer bir neden ise piramitlerin içinin dehlizler, geçitler ve mağaralar ile dolu olması, buralarda çalışan işçilerin güneş ışığından uzun süre mahrum kalması ve bunun sonucunda kemiklerin zayıflaması olabilir. Çünkü güneş ışığı kemik yapısı için çok büyük önem arz etmektedir.
   Sonuç olarak Mısır’da o günkü şartlarsa beslenme bozukluğu ve omurgaya fazla yük bindirilmesi bunda ana etken olsa gerek.
   NOT: Bu yazı Talha Uğurluel’in “Tarih Tıbbı Konuşturdu I” adlı eserinden naklederek hazırlanmıştır.

   İBRAHİM YAVUZ

1 Şubat 2017 Çarşamba

PARTİ GENÇLİĞİ DEĞİL TÜRKİYE GENÇLİĞİ


   Eğer Türkiye gibi dünyanın merkezinde bulunan bir ülkede yaşıyorsanız rolünüzün büyük olduğunun farkına varmalısınız. Tarihin her döneminde nice toplumlarla mücadele etmiş, Anadolu’nun tek varisi olan Türkiye’miz bugün itibariyle bu rolün büyük bir rol olduğunun farkındadır. Bu rol tarihi misyonun getirmiş olduğu bir zorunluluktur, sorumluluktur. Bugün ne işimiz var Suriye’de, ne işimiz var Musul’da, ne işimiz var Balkanlar’da, ne işimiz var Kafkasya’da, ne işimiz var Afrika’da, ne işimiz var Kıbrıs’ta diyen birtakım kumaşı Anadolu’nun tezgâhında dokunmamış güruhlara verilecek en büyük cevap da budur: Türkiye 780 kilometre kareye sığdırılamayacak kadar vizyonu, misyonu, feraseti geniş bir ülkedir.
   Özellikle geçtiğimiz yaz milletimize, Ortadoğu’ya kısacası tüm İslam Dünyasına yapılmış 15 Temmuz HAÇLI girişimi bunun ne kadar büyük bir ROL olduğunu bir kez daha göstermiştir. Şimdiye kadar bunun farkına varamamamızın, pasifte kalışımızın, dünya görüşümüzün belirli bir kalıba sıkıştırılmasının bir nedeni de biz gençlerin vizyon ve misyonunun oluşturulmamasıdır. Çok değerli sosyolog Erol Erdoğan’ın da dediği gibi 15 Temmuzun başındaki en büyük faktör FETÖ, ailesinden koparılmış çocukların oluşturduğu bir örgüttür. Buradan günümüz gençliğinin ne kadar önemli olduğunun anlaşılması gerekmektedir.
   Hamdolsun, Türkiye’miz doksan senedir dar bir kalıba sığdırılan bu ferasetin önüne bir nebze olsun geçmiş, artık sınırlarımız dışında da ne oluyor ne bitiyor diye farkına varmıştır. Bunun için içeride ve dışarıda ne olup bittiği ile ilgilenmektedir. İçeride altyapı projeleri, dışarıda ise bir yandan terör örgütleri ile savaşmakta bir yandan da gönül coğrafyalarımıza yelken açmaktadır. Bu kolay bir mesele değildir. Daha üzerinden çok geçmedi. Geçtiğimiz yaz Türkiye ve onun nezdinde İslam dünyası varlık yokluk mücadelesi olan 15 Temmuzu yaşadı. Siz bir yandan bunun artıklarını temizlerken bir yandan da dünyada ne olup bitiyor bununla ilgileniyorsunuz. Bu durum Türkiye’mizin artık ne kadar büyük bir oyuncu durumuna geldiğini gösteriyor. Allah’a hamd olsun.
   İşte burada üzerinde durulması gereken bir nokta ortaya çıkmaktadır. Türkiye yoluna emin adımlarla giderken, 2023 hedeflerine aşkla, büyük bir arzuyla koşarken önem verilmesi, ilgilenilmesi, sahip çıkılması gereken biz gençler vardır. Bu hedeflerimize koşarken eğitimli, bilgili, inançlı, devletine milletine her anlamda sahip çıkabilecek bir gençlik kurmak zorundayız.
   Çok üzülerek söylüyorum ki burada bahsettiğim PARTİ GENÇLİĞİ değildir. Özellikle İktidar Partisinin büyük ağırlık oluşturduğu bu durum hiç de iç açıcı bir hal almamıştır. Partiler Gençlik Teşkilatı adı altında faaliyet gösterse de bunun nasıl lanse edildiği önemlidir. Gençlik Teşkilatlarında gençlerin atıl durumda olduğu çok açık ve nettir. Tamamen getir götür gençliği. Herhangi bir toplantı yapılacağı zaman, herhangi bir faaliyet gösterileceği zaman aktif rolü gençler oynamamakta, ya onlara bayrak asma görevi verilmekte, ya temizlik, taşıma vb. işler verilmekte yahut ana rolde pasif durumda bırakılmaktadır. Elbetteki bunlar yapılacaktır ancak futbol takımını tutmayı diretme gibi gençlere dayatılması amaçtan sapmaya neden olmaktadır.
   Gençler çok bir şey istememektedir. Sadece sorumluluklarının bir nebze daha arttırılması, rollerinin hacminin genişletilmesi, kısacası subje değil özne olmalarının sağlanmasını istemektedir.
   15 Temmuz gençlerin tek başına bırakılmamasını, arkasında durulmasını bir kez daha göstermiştir. Gencimiz yaşlımız ülkeyi emperyalist, hahamist, el ezen BATI’ya bırakmamak için o gün varını yoğunu ortaya koymuştur. Biz gençlerin artık ülke yönetiminde söz sahibi olması gerekmektedir.
   Bir kez daha yaşadık ki 15 Temmuz gençleri ile Gezi Parkı Eylemlerinin gençleri bizim gençlerimiz olmakla birlikte amaç bakımından farklı gruplara hizmet eden bir Gezi gençliği vardı. Gezi gençleri kaldırımlarda sökülmedik taş bırakmamış, bankaların sökülmemiş ATM’sini bırakmamış, Polis araçlarına hem de kendi polislerine blok atan bir Gezi gençliği… Yapılan bu eylemler ülkeyi milyarlarca dolar zarara sokmuş, ülkeyi kargaşa ortamına dönüştürmüştür.
   Arap Baharı ile Tunus’ta başlayan ve onun etkileri ile bugün sıcaklığı Suriye’de, Ortadoğu’da hissedilen olayların bir benzeri Türkiye’de de çıkarılmaya çalışılmış ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve milletimiz tarafından bertaraf edilmiştir. 15 Temmuzda gençler bu sefer Gezi benzeri bir kargaşa ortamı oluşturmak için ortaya çıkmamıştır. 15 Temmuz gençleri ülkeyi başka devletlerin boyunduruğu olmaktan kurtarmak için ortaya çıkmıştır.
   Elbette bize düşen görev burada bitmemiştir. Asıl görevimiz şimdi başlamıştır. Bu ülkenin topraklarında yaşayıp, bu ülkenin nimetlerinden faydalanan, yıllardır bütün kurum ve kuruluşlarımızın içine adeta bir kanser hücresi gibi sızan FETÖ’nün elemanları nasıl bu milleti içinden çökertmek için çalıştılarsa biz de bu alçak yapıyı temizlemek, onlarla mücadele etmek için her şeyimizi ortaya koyacağız. Kimsenin ne diyeceğine bakmaksızın doğruyu her yerde anlatacağız.
   Üniversitelerimizin her kademesini alttan üste kadar sarmış olan bu yapıyı temizleyecek ve buralara devletini milletini seven, gönlü bu topraklarla birlikte atan, kumaşı Anadolu’nun tezgâhlarında dokunmuş olan genç akademisyenlerle dolduracağız. Biz gençler olarak üniversitelerimizi ele geçirmek zorundayız. Bu ülkenin terör örgütlerinin propagandasını yapan akademisyenlere değil, milletimizin, devletimizin, hakkın, ümmetin öncüsü olan akademisyenlere ihtiyacı vardır.
    İnanıyorum ki yapacağımız işlerle sesimizi daha da çok çıkaracağız ve Parti gençliğinin değil Türkiye gençliğinin, ümmet gençliğinin egemen olduğu bir ülke oluşturacağız.
   Bu vesile ile bu ülkenin bir ferdi olarak bana kendimi ifade etme fırsatı verdiğinizden dolayı siz değerli abilerime ve genç kardeşlerime sonsuz teşekkür eder, kıvılcımın Türkiye’mize oradan da ümmete sıçramasını temenni ediyor, Allah yar ve yardımcımız olsun diyorum…

İBRAHİM YAVUZ

29 Ocak 2017 Pazar

EVET DEMEK DE ‘HAYIR’DIR!

Önümüzdeki günlerde seyri de belli olacağı üzere ülkemizin, İslâm aleminin geleceğini de ilgilendiren EVET mi HAYIR mı referandumu yapılacaktır. Referandumu dar bir kalıba sığdırarak sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir seçim olarak görenler İNANIYORUM ki çok yanılıyorlar. Önümüzdeki Nisan ayında yapılması planlanan referandum hem ülkemiz için hem de bölgemiz için büyük önem arz etmektedir.
“EVET” diyerek aynı zamanda birçok şeye de “HAYIR” demiş olacağız. Evet diyerek ülkemizdeki çift başlılığa ve bu sorunun ortaya çıkarmış olduğu artçı sorunlara, çok sesliliğe hayır demiş olacağız. Osmanlı’nın ilk halifesi ve en büyük devlet başkanlarından biri olan Yavuz Sultan Selim’in bu konuda çok güzel bir sözü vardır: “Osmanlı öyle güzel bir gelindir ki iki damadı birden kabul edemez.” Hadise budur. Bir ülkede çift başlılık oldukça, polifoni (çokseslilik) oldukça ülke siyasi meselelerini rahat bir şekilde çözemez, doğru kararlar alamaz. Devlet Başkanlığı bu nedenle büyük bir önem arz etmektedir.
Evet diyerek vesayet odaklarının çıkar kapısı olan çark mekanizmasını da ortadan kaldıracağız. Yıllardır bu ülkeyi soyup soğana çeviren, ülkemizin her vatandaşına karanlık yılları yaşatan, 28 Şubat’ı yaşatan, 2001 Krizini yaşatan ve hükümete karşı yapılan bütün operasyonların kaynağına hayır demiş olacağız.
Evet diyerek ülkemizi kan gölüne çeviren PKK, onun siyasi temsilcisi HDP ve içinde “HALK” ibaresi geçmesine rağmen bu ülkenin derdiyle hemhal olmayan bir anlayışın ürünü olan CHP’ye hayır diyeceğiz.
Evet diyerek Suriye’de yaşanan insanlık krizinde çözüm bulucu aktif rol alışımızın karşısında olan terör örgütlerine ve onun destekçileri ABD’ye, İngiltere’ye, Almanya’ya, FETÖ’ye, Fransa’ya vs. hayır demiş olacağız.
Bunların ötesini bırakın… 2023 hedeflerine hızla giden Türkiye’mizin yapmış olduğu altyapı projeleri olan 3. Havalimanı, Köprüler, Yollarımızın karşısında olan devletlere hayır demiş olacağız.
En büyüğü de EVET diyerek bizlere ümit bağlayan Afrika halına, Ortadoğu’ya, Balkanlar’a, Kafkasya’ya, Hindistan’a ve dahi bütün mazlum coğrafyalara kocaman bir “EVETT” demiş olacağız.
Kararımızı verirken iyi düşünelim. Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımızda bunun da hesabını vereceğiz. Bu süreçte kimlerin hangi safta olduklarına dikkat edilmesi gerekir. Hiçbir DÜVELİ MUAZZAMA (büyük devletler) Türkiye’ye EVET DEMEZLER. Bizden başka kimse bunu desteklemez. İçimizdeki “HAYIR” cılar da bunlara DOĞRUDAN hizmet etmekteler. Şu ortamda bunun ağıza alınması bile hiç iç açıcı değildir.
Bize düşen devletimizin milletimizin yanında olmak, konu dışında muhabbet yapanlara kulak asmamak, işin ruhaniyetine inmek, neye evet dediğimizin bilinçli bir şekilde farkına varmaktır.
Güçlü, müreffeh, 2023 Türkiye’sini hayal edebilmek için “EVET” demekten başka seçeneğimiz olamaz. Bunu dilimiz döndüğünce de etrafımıza anlatmakla mükellefiz.
Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin…
Selam ve dua ile…
 İBRAHİM YAVUZ

13 Ocak 2017 Cuma

GENÇ KARDEŞLERİME MESAJIM VAR

GENÇ KARDEŞLERİME MESAJIM VAR
Bugün, benim gibi genç arkadaşlarıma bir mesajım var. Son zamanlarda çok sık duymaya başladığım bir konu üzerine paylaşmak, içimi dökmek, genç arkadaşlarımın, kardeşlerimin idrak etmesini istediğim birkaç sözüm var.
Öncelikle şöyle başlayayım söze, Türkiye Anadolu’nun vazgeçilemez, başka milletlere devredilemez, haczedilemez bir milletidir, devletidir, medeniyetidir. Zaman içerisinde bu topraklar nice saldırılar altında kalmış ancak hiçbir dönemde kendine saldıranları kabullenememiştir. Bu Anadolu’nun içselleştirme özelliği ile ilgilidir. Anadolu yani bu topraklar başka hiç kimseyi kabul etmemektedir. Tıpkı bugün de olduğu gibi.
21. yüzyılın Türkiye’sinde Türkiye öyle saldırılara maruz kalmaktadır ki bu saldırılar başka bir devletin başına gelse bunlara dayanamaz, dirayet gösteremez, ayakta kalamaz. Bir yandan içeride terör örgütleriyle mücadele ederken bir yandan da sınırda mücadele etmekte ve Suriyeli gönüldaşlarımızın imdadına koşmaktadır. Orayı terör örgütlerinden arındırılmış bir bölge niteliğine kavuşturmak için var gücüyle mücadele etmektedir.
Benim burada asıl değinmek istediğim asıl konu benim gibi genç arkadaşlarımın, kardeşlerimin bu konuda çok hassas davranmamaları, kıyıda köşede bu konuda laf atan kişilerden duydukları ile hareket etmeleridir. 15 Temmuzda askerlerimiz boşuna şehit olmadılar, 15 Temmuzun niteliğini, vahametini anlamayanlar bugün bu tür sözlerle ortaya çıkmaktadırlar. Orada şehit olanlar sadece belli bir kesimin şehitleri değildir, bu toprakların bekası için her şeyini ortaya koyanların, arkasında destek olanların kısacası kumaşı Anadolu topraklarında dokunanların şehitleridirler.
Aynı şekilde bugün yaşadığımız çok yönlü saldırılar karşısında verdiğimiz şehitler de aynı niteliktedir. Bu topraklar kolay kurulmamıştır, yoğura yoğura kabarttığımız bu toprakları yine aynı kararlılıkla inşa etmeye devam etmeliyiz.
İşte genç arkadaşlarımın algı sorunları bu noktada ortaya çıkmaktadır. “Bu silahlar, bu teröristler, bu bombalar buraya kadar, İstanbul’a kadar nasıl gelebiliyor, sınırdakiler uyuyor mu?” gibisinden sorularla bütün sorun hükümete yıkılmaya çalışılıyor. Bu ve bunun gibi sorularla akıl karıştırmakla terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürülüyor, yapmış olduğu insanlık kıyımlarının önüne perde çekiliyor.
Öncelikle Türkiye’nin Suriye ile 1400 km sınırı var, bu sınırın tamamını kontrol altına almak mümkün olabilir mi bunun hesabını iyi yapmak gerekir. On tane geçişten bir fire verebilirsin ancak verilen bir fire içeride orada burada patlama olarak geri dönüyor. Tabiki de hain içeriden olunca terör örgütlerinin işi de bir hayli kolaylaşıyor.
Kısaca söylemek istediğim tüm unsurlarıyla milletimizin ve özellikle genç kardeşlerimiz bu konuda devlete biraz daha hassas yaklaşmaları gerekir. Devleti her bulduğu fırsatta özellikle bütün pençelerin üzerimize kalktığı şu dönemde yermek yerine devletin arkasında olmak gerekir. İnanıyorum ki bütün farklı kültür ve unsurlarımızla bir oldukça ileride daha güçlü bir Türkiye göreceğiz. Biz bunu ilk defa yapmıyoruz. Tarihimiz bunlarla dolu. Önemli olan toprağa sahip olmak değildir. Toprak, üzerinde bulunanları içselleştirebiliyorsa topraktır…
Selam ve dua ile.
İBRAHİM YAVUZ

5 Ocak 2017 Perşembe

HABİL’İN YOLU MU KABİL’İN YOLU MU?

HABİL’İN YOLU MU KABİL’İN YOLU MU?

Türkiye son zamanların Kabil’leri ile karşı karşıya. Ülkemizin ve onun dahilinde İslam alemine yönelik saldırıları anlamak için insanlık tarihinin en başına gitmek gerekmektedir. Yüce Allah’ın emanetleri vardı yeryüzünde. Bu emanetleri himaye edecek bir şey lazımdı. Dağa taşa sordu Allah, dağ taş istemedi. Bu emanetlere ihanet edecek birileri lazımdı, iyiyi kötüyü işleyebilecek birileri. Bu da insandı. Ancak insan başarabilirdi bunu.
Bu batıl cephesi iki kardeş arasındaki kardeş katli ile başladı. Kabil kardeşi Habil’i katletmiş ve bir fitnenin fitilini ateşlemişti. Aslında bu tarihten beri olagelenler bir terazinin kefeleri misali; bir kefede Kabil’in yolundan gidenler vardı. Yani Allah’ın yolundan sapanlar, batıla hak diyenler, tuğyanın kapısını çalanlar, Kur’an’ın emir ve yasaklarını çiğneyenler bugünün emperyalist, hahamist, kendisinden başkasını insan kabul etmeyen bir anlayışın ürünü olan küfür cephesi…

Diğer tarafta hakkın yolundan gidenlerin, Kur’an’ı kendilerine yol edinenlerin, Allah’ı yoldaş edinenlerin tarafı olan Habil’in kefesi. Bu kefede bazen Kabil ve onun yolundan gidenler ağır basmış bazen de Habil ve onun yolundan gidenler ağır basmıştır. Müslümanlar top yekûn küfre karşı bir oldukları zaman Habil Kabil’e ağır basmıştır. Ne zaman ki günümüzde olduğu gibi mezhep, tarikat, zenci-beyaz ayrımı, ırk farklılığı, anlayış farklılığı gibi tuzaklara düşülmüş işte küfür kefesi Kabil Habil’e ağır basmıştır.
Günümüzde de aynı değil miydi? Yeni Dünya Düzenini kendilerince yeniden oluşturmaya çalışan devletler üstü yapılar, 21. Yüzyılın dünyasında terörist yayılma hareketleri ile bu amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlar. Bu öyle bir evrilmedir ki bunu yapanlar bazen kendilerinden bile kayıp vermeye razı oluyorlar. Hem de bilerek. Yeter ki şu maddi dünyada kendilerine bir şey olmasın, yeter ki bu dünyaya kazık çaksınlar…
Bu terörist eylemleri yaparken uluslararası arenada meşruiyet sağladıkları örgütleri kullanıyorlar. DEAŞ gibi PKK gibi YPG gibi PYD gibi FETÖ gibi alçaklığın zirvesini yaşayan örgütleri bir elin parmakları gibi salıyorlar istedikleri yere. Asıl kaynakları ise bu parmakların yani terör örgütlerinin bağlı olduğu bir üst merkez: Bu da merkezdeki devletler, isimleri malum…
Peki, küfür ordusu, Kabil kefesi bunları yaparken, Habil kefesi ne yapıyor. Asıl soru bu. Şu an İslam dünyasının o bütünleştirici, bir araya getirici unsurları ortadan kalkmış, fitneye dönmüş durumda. Biri der Şii-Sünni çatışıyor, biri der Türk-Kürt birbirini boğazlıyor, biri der senin tarikatın farklı, biri der sen şöyle namaz kılıyorsun, sen böyle. Yapmayın gözünü seveyim. Yazık bu ayrılıklar yüzünden İslam dünyasının başına gelmeyen kalmadı.
Hz. Peygamber döneminde tarikat mı vardı, cemaat mi vardı. Önemli olan tek olan Allah’a yönelmek, onun emir ve yasaklarına uymak, Kur’an’ı bir zümreye ait olan bir kitap olarak görmemek değil midir? Bu ayrı düşmüşlüğün, bu kutuplaşmanın, bu birbirine ters ters bakmanın manası nedir? Evrensel bir din olan İslam’ın ümmeti böyle mi davranmalıdır? Ümmete öncülük etmek hak iken küfrün öncüsü olma yolunda ilerlemek de demektir.
Hak ile batıl her zaman çatışmış, bazen hak batıla bazen de batıl hakka galebe çalmıştır. Baki olan ise Allah, Kur’an ve onun yolundan gidenler olmuştur. Bugün bize düşen de budur. Hakkın kefesinde mi yer alacağız, batılın kefesinde mi? Kabil’in yolunu mu tutacağız yoksa Habil’in mi? Cevap verilmesi gereken soru budur.
Selam ve dua ile…
İBRAHİM YAVUZ