10 Mayıs 2018 Perşembe

SU MEDENİYETTİR, HER KAPIYI AÇAR


     Böyle bir konu nereden aklına geldi diye soracaksınız, hemen cevaplayayım: Tez çalışmamdan. Evet, yanlış anlamadınız, tez çalışmamdan. Tez çalışmamı henüz bitirmediğim için detayına girmeden açayım, tezimin İstanbul Boğazı gemi geçiş istatistikleri üzerinde çalışırken, dünyadaki diğer su kanallarını araştırmam gerekti. Bu konu üzerinde çalışırken bir video dikkatimi çekti. Dünyadaki su yollarının gelişimi… Bu konu üzerinde yazı yazmam gerektiğini, hem araştırır öğrenirim hem de sizlere de aktarmış olurum diye düşündüm… Hadi başlayalım…

     Bilindiği gibi 15. ve 16. yüzyıllarda yani Coğrafi Keşiflerin henüz başlamadığı yıllarda deniz yollarının hangi şekilde nereye ulaştığı bilinmediğinden Hindistan’ın Baharatları Baharat Yolu ile, Çin’in İpekleri de İpek Yolu ile Anadolu’ya buradan da Cebeli Tarık Boğaz’ı kullanılarak Avrupa’ya ulaşıyordu. (Cebeli Tarık Boğaz’ı Akdeniz’e tek giriş-çıkış noktasıdır ve günümüzde bunun önemi daha iyi anlaşılacaktır.)

     Coğrafi Keşifler’den sonra Avrupa’dan Hindistan’a, Çin’e ulaşım daha kolay hale geldi. Gemiler Avrupa’dan çıkıp, Atlas Okyanusundan (Amerika Kıtası ile Avrupa ve Afrika arasında kalan Okyanus) aşağıya doğru iniyor, Afrika’nın Batısından aşağıya doğru gelip, Afrika Kıtasının en güney ucundan yani Ümit Burnundan dolanarak Hindistan ve Çin’e ulaşıyorlardı. Ümit Burnu’nun keşfi ile beraber Cebeli Tarık Boğazı da önemini yitirmiş oluyordu. Çünkü artık Cebeli Tarık Boğazı kullanılıp oradan Akdeniz’e oradan da karayolu ile Hindistan ve Çin’e gidilmesine gerek kalmayacak, doğrudan denizyoluyla gidilebilecekti…

     Kızıldeniz’e gelelim şimdi de. Bilindiği gibi o bölge petrol ve enerji açısından son derece önemli bir bölge. Kızıldeniz’in hemen üzerinde Afrika ile Orta Doğu’yu birbirine bağlayan küçük bir kara parçası var. Orada Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Kızıldeniz daha da önemli haline geldi. Kızıldeniz’in aşağısında Kızıldeniz’i Hint Okyanusuna bağlayan Bab-ül Mendep Boğazı var. Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla beraber Ümit Burnu da önemini kaybetmiş oluyordu. Çünkü Avrupa’dan çıkan bir gemi Afrika’nın en güney kısmına gidip, Ümit Burnundan dönüp Hint Okyanusuna oradan da Hindistan ve Çin’e ulaşmak yerine daha kısa yoldan; Avrupa’dan çıkan bir gemi hemen Cebel-i Tarık Boğazı’ndan geçerek, oradan Akdeniz’e, oradan Süveyş Kanalı yoluyla Kızıldeniz’den geçerek Bab-ül Mendep’ten dönüp Hint Okyanusuna varmış ve böylelikle kolaylıkla Hindistan ve Çin’e ulaşabilecektir. 

     Gelelim şimdi de Amerika Kıtasına. Bilindiği gibi Amerika Kıtasının Batı kısmındaki okyanus Pasifik Okyanusudur. Aynı zamanda Asya’nın Doğusu da Pasifik Okyanusudur. Dünyanın yuvarlak olduğunu düşündüğümüzde Amerika Kıtası’nın Batısı ile Asya’nın Doğusu birbirine oldukça yakındır. Bu kısa bilgiden sonra Amerika Kıtası bölgesine bakalım. Panama Kanalı yapılmadan önce Amerika’nın Batısından çıkan bir gemi kıtanın en güneyindeki Macellan Boğazı’ndan geçerek Atlas Okyanusuna ulaşıyor buradan da Avrupa’ya veya başka bir yere geçmek zorunda kalıyordu. Ancak dünyanın en pahalı kanalı, batma çıkma yoluyla geçişlerin yapıldığı Panama Kanalı’nın yapılmasından sonra Macellan Boğazı önemini yitirmiş oluyordu. Çünkü o kadar yolu dolaşmak yerine direkt olarak Panama Kanalı’ndan geçerek Atlas Okyanusuna oradan da Avrupa’ya ulaşılabiliyor hale geldi.

     Bering Boğazı… Kuzey Buz Denizi’ni Pasifik Okyanusu’na bağlayarak önemli bir geçiş noktasını oluşturmaktadır.

   Bizi ilgilendiren Çanakkale ve İstanbul Boğazları da var tabiki. Karadeniz’e açılan kapılara sahibiz. İstanbul Boğazı tarih boyunca sahip olunmak istenen bir geçiş noktası. İşin ucunda İstanbul var da o yüzden. Gemi trafiğinin en yoğun merkezlerden biri aynı zamanda…

     Şimdilerde su medeniyetine yeni bir üye daha eklenmek üzere. O da Kanal İstanbul… Son dönemlerin en büyük mega projelerinden biri olarak görülüyor. Her ne kadar Kanal İstanbul’un açılmasıyla birlikte İstanbul Boğazı önemini koruyacak olsa da gemi trafiğinin rahatlaması açısından büyük proje olacak…

     Kanal İstanbul’un tamamlanması ile birlikte projenin hem bölge ekonomisine hem de ülke ekonomisine büyük katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. İstanbul Boğazı’ndan geçen gemi trafiğinin de yoğun olduğu düşünülürse, Kanal İstanbul’un tamamlanması ile birlikte gemi geçişlerinin buradan yapılması büyük bir kolaylık sağlayacaktır.

     Kanal İstanbul’dan geçecek gemiler İstanbul Boğazı’nda olduğu gibi beklemek zorunda kalmayacak, hem zamandan tasarruf edecek hem de bekleme maliyetine katlanmamış olacaklardır. Özellikle tehlikeli madde içeren tankerleri taşıyan gemiler İstanbul Boğazı’nda risk oluşturmaktan çıkmış olacaklardır.

     Görüldüğü gibi coğrafi keşiflerden önce ve sonra dünya ticaret yollarının nasıl şekillendiği, en kısa yoldan hedefe nasıl ulaşılabileceği büyük önem kazanmıştır. Bunun en büyük örneklerinden birini son dönemde Türkiye gerçekleştirecektir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dışarıdan gelen tüm çatlak seslere rağmen Kanal İstanbul’un hayata geçirileceğini söylemektedir. Kendisi de her zaman söyler su medeniyettir, her kapıyı açar diye…

     Selam ve dua ile…

     İBRAHİM YAVUZ

10 Şubat 2018 Cumartesi

KEŞFEDİLEMEYEN PADİŞAH: SULTAN ABDÜLHAMİD

10 Şubat 1918... Emperyalist devletlerin yıkmaya çalıştığı, kurtlar sofrasının içinde yok etmeye çalıştığı, Ceddimiz Osmanlı İmparatorluğu'nu dehasıyla 33 sene boyunca yöneten ve Osmanlı'nın adeta ömrünü uzatan padişahın vefatının üzerinden tam 100 yıl geçti. Biz bugün hala onun dehasını, bu devleti ayakta tutmak için neler yaptığını konuşuyoruz. Kimimiz ona Kızıl Sultan kimimiz ona Tıpkı Talha Uğurluel gibi BİR DEHANIN İZLERİ, ULU HAKAN diyebiliyoruz.

Her şeyden önce ona kimlerin KIZIL SULTAN  dediğine bakmak gerekiyor. Evet, yanılmadınız, Türk düşmanları, Müslüman düşmanları, Osmanlı düşmanları, İslam düşmanları... Ama o bunların hiçbirini hak etmemişti. O sadece cedlerinin emanet ettiği bu devleti ayakta tutmanın yollarını arıyordu. Cedleri 2. Mahmud, Abdülaziz'in başına gelenleri biliyordu. Onların  durumuna düşmemek için kendi düşüncelerinin, devletle ilgili öngörülerinin, politikalarının düşmanlar tarafından bilinmemesi gerekiyordu. Bunun için bir şeyler yapmak gerekiyordu. Öyle de yaptı...

Bunun için MASLAK KASRI'NA gitmemiz gerekecek. O günlerde MASLAK KASRI, İstanbul'un dışında, ıssız bucaksız, kimsenin bilmediği bir mevkide kalıyordu. 

Özellikle de şunu belirtmek gerekiyor. Sultan 2. Mahmud döneminden itibaren Osmanlı devlet adamları Topkapı Sarayı'nda kalamaz olmuşlardı. Devleti rahat yönetebilmek için başka yerler gerekiyordu. Sultan Abdülmecid Han Dolmabahçe, Sultan Abdülaziz de Beylerbeyi ve Çırağan Saraylarını inşa ettirdi. Bu iki hükümdar döneminde devlet buralardan yönetildi. 

Sultan Abdülhamid ise çok mütevazi bir kişiliğe sahipti. Bu saraylarda kalmayı bir türlü içine sindiremedi. Aslında bunun başka bir nedeni daha vardı. Amcası Sultan Abdülaziz'in bulunduğu Dolmabahçe Sarayı'nın denizden nasıl çevrildiğini, amcasının nasıl katledildiğini biliyordu. Bu nedenlerle burada kalmak istemiyordu. 

Ona gözden uzak, sessiz sakin, denizden uzak bir yer gerekiyordu. Buna en uygun yer MASLAK KASRI'YDI. Sultan Abdülhamid Han şehzadelik yıllarını burada geçirmişti. Burada kendisini olağanüstü bir şekilde yetiştirmiştir. Kitap okumalarını yapmış, dünya siyasetini buradan takip etmiştir.

Abdülhamid Han'ın gözden ırak bu yaşantısının çok büyük faydaları olmuştur.  Bu her şeyden önce devlet üzerinde derin emelleri olanların, Osmanlı'nın yıkılmak üzere iken tekrar ayağa kalkmasını istemeyenlerin canını sıkacaktır. Osmanlı'nın başında devletine sahip çıkacak adamların olmaması gerekmektedir. Aslında dışarıdan bakıldığında Abdülhamid Han görünüşte tam da onların istediği gibi biriydi. Devletten uzaktı. 

İşte Osmanlı düşmanlarının kaçırdığı nokta burasıydı. Abdülhamid'i çözememişlerdi. Uzakta, Maslak'ta yaşıyor diye onu dikkate değer bulmamışlardı. Eğer onu keşfedebilmiş olsalardı onu kesinlikle devletin başına getirmezlerdi. 

Ama her şeyin başında kader vardı. Bu devletli padişahı kendi elleriyle tahta oturtacaklardı... Sultan Abdülaziz Han katledilerek tahttan indirildikten sonra İhtilalciler istediklerini yaptırabilecekleri 5. Murad'ı tahta oturtacaklardı. Fakat Sultan Murad özellikle amcası Abdülaziz'in katlinden sonra var olan hastalığı iyice artmış, gelgitler yaşamaya başlamıştır. 

İhtilalciler Sultan Abdülaziz'i tahtan indirdiklerinde akli melekelerinin yerinde olmadığını ileri sürmüşlerdi. Yine 5. Murad'ın da bu hareketlerinden korkuyorlardı. Bu yüzden onun kılıç kuşanma merasimi bile yapılmadı. Bu yüzden de hiçbir zaman resmi Osmanlı padişahı olamamıştır.

Artık su götürmez olmuştu. Murad'ın da tahttan indirilmesi gerekiyordu. Büyük umutlarla tahta çıkardıkları 5. Murad'ı 3 ay sonra indirmek zorunda kalan ihtilalcilerin aklı MASLAK KASIRLARINDAYDI. Şehzade Abdülhamid'in tam da kendi çizgilerine hizmet edecek biri olduğunu düşünüyorlardı. Güya kendilerine sorgulamayan, her denileni yapan biri lazımdı. Onun da Şehzade Hamid olduğunu düşünüyorlardı. 

Fakat öyle mi olacaktı? Abdülhamid onlara mı hizmet edecekti. Elbette hayır. Kısa bir süre sonra alçak ihtilalciler nasıl bir sert kayaya çarptıklarını anlayacaklardı. Daha şehzadelik döneminde, padişah olduğunda devlet adamlarının listesini hazırlayan BİR DEHA MİSALİ ABDÜLHAMİD HAN devletine yaptıkları yüzünden onların burnundan fitil fitil getirecekti...

NOT:Kaleme aldığım bu yazı Sanat tarihçisi TALHA UĞURLUEL'in BİR DEHANIN İZLERİ ABDÜLHAMİD HAN kitabının 49-61 sayfalarından yararlanılarak hazırlanmıştır.

İBRAHİM YAVUZ