29 Ocak 2017 Pazar

EVET DEMEK DE ‘HAYIR’DIR!

Önümüzdeki günlerde seyri de belli olacağı üzere ülkemizin, İslâm aleminin geleceğini de ilgilendiren EVET mi HAYIR mı referandumu yapılacaktır. Referandumu dar bir kalıba sığdırarak sadece Türkiye’yi ilgilendiren bir seçim olarak görenler İNANIYORUM ki çok yanılıyorlar. Önümüzdeki Nisan ayında yapılması planlanan referandum hem ülkemiz için hem de bölgemiz için büyük önem arz etmektedir.
“EVET” diyerek aynı zamanda birçok şeye de “HAYIR” demiş olacağız. Evet diyerek ülkemizdeki çift başlılığa ve bu sorunun ortaya çıkarmış olduğu artçı sorunlara, çok sesliliğe hayır demiş olacağız. Osmanlı’nın ilk halifesi ve en büyük devlet başkanlarından biri olan Yavuz Sultan Selim’in bu konuda çok güzel bir sözü vardır: “Osmanlı öyle güzel bir gelindir ki iki damadı birden kabul edemez.” Hadise budur. Bir ülkede çift başlılık oldukça, polifoni (çokseslilik) oldukça ülke siyasi meselelerini rahat bir şekilde çözemez, doğru kararlar alamaz. Devlet Başkanlığı bu nedenle büyük bir önem arz etmektedir.
Evet diyerek vesayet odaklarının çıkar kapısı olan çark mekanizmasını da ortadan kaldıracağız. Yıllardır bu ülkeyi soyup soğana çeviren, ülkemizin her vatandaşına karanlık yılları yaşatan, 28 Şubat’ı yaşatan, 2001 Krizini yaşatan ve hükümete karşı yapılan bütün operasyonların kaynağına hayır demiş olacağız.
Evet diyerek ülkemizi kan gölüne çeviren PKK, onun siyasi temsilcisi HDP ve içinde “HALK” ibaresi geçmesine rağmen bu ülkenin derdiyle hemhal olmayan bir anlayışın ürünü olan CHP’ye hayır diyeceğiz.
Evet diyerek Suriye’de yaşanan insanlık krizinde çözüm bulucu aktif rol alışımızın karşısında olan terör örgütlerine ve onun destekçileri ABD’ye, İngiltere’ye, Almanya’ya, FETÖ’ye, Fransa’ya vs. hayır demiş olacağız.
Bunların ötesini bırakın… 2023 hedeflerine hızla giden Türkiye’mizin yapmış olduğu altyapı projeleri olan 3. Havalimanı, Köprüler, Yollarımızın karşısında olan devletlere hayır demiş olacağız.
En büyüğü de EVET diyerek bizlere ümit bağlayan Afrika halına, Ortadoğu’ya, Balkanlar’a, Kafkasya’ya, Hindistan’a ve dahi bütün mazlum coğrafyalara kocaman bir “EVETT” demiş olacağız.
Kararımızı verirken iyi düşünelim. Yarın Allah’ın huzuruna çıktığımızda bunun da hesabını vereceğiz. Bu süreçte kimlerin hangi safta olduklarına dikkat edilmesi gerekir. Hiçbir DÜVELİ MUAZZAMA (büyük devletler) Türkiye’ye EVET DEMEZLER. Bizden başka kimse bunu desteklemez. İçimizdeki “HAYIR” cılar da bunlara DOĞRUDAN hizmet etmekteler. Şu ortamda bunun ağıza alınması bile hiç iç açıcı değildir.
Bize düşen devletimizin milletimizin yanında olmak, konu dışında muhabbet yapanlara kulak asmamak, işin ruhaniyetine inmek, neye evet dediğimizin bilinçli bir şekilde farkına varmaktır.
Güçlü, müreffeh, 2023 Türkiye’sini hayal edebilmek için “EVET” demekten başka seçeneğimiz olamaz. Bunu dilimiz döndüğünce de etrafımıza anlatmakla mükellefiz.
Allah devletimize ve milletimize zeval vermesin…
Selam ve dua ile…
 İBRAHİM YAVUZ

13 Ocak 2017 Cuma

GENÇ KARDEŞLERİME MESAJIM VAR

GENÇ KARDEŞLERİME MESAJIM VAR
Bugün, benim gibi genç arkadaşlarıma bir mesajım var. Son zamanlarda çok sık duymaya başladığım bir konu üzerine paylaşmak, içimi dökmek, genç arkadaşlarımın, kardeşlerimin idrak etmesini istediğim birkaç sözüm var.
Öncelikle şöyle başlayayım söze, Türkiye Anadolu’nun vazgeçilemez, başka milletlere devredilemez, haczedilemez bir milletidir, devletidir, medeniyetidir. Zaman içerisinde bu topraklar nice saldırılar altında kalmış ancak hiçbir dönemde kendine saldıranları kabullenememiştir. Bu Anadolu’nun içselleştirme özelliği ile ilgilidir. Anadolu yani bu topraklar başka hiç kimseyi kabul etmemektedir. Tıpkı bugün de olduğu gibi.
21. yüzyılın Türkiye’sinde Türkiye öyle saldırılara maruz kalmaktadır ki bu saldırılar başka bir devletin başına gelse bunlara dayanamaz, dirayet gösteremez, ayakta kalamaz. Bir yandan içeride terör örgütleriyle mücadele ederken bir yandan da sınırda mücadele etmekte ve Suriyeli gönüldaşlarımızın imdadına koşmaktadır. Orayı terör örgütlerinden arındırılmış bir bölge niteliğine kavuşturmak için var gücüyle mücadele etmektedir.
Benim burada asıl değinmek istediğim asıl konu benim gibi genç arkadaşlarımın, kardeşlerimin bu konuda çok hassas davranmamaları, kıyıda köşede bu konuda laf atan kişilerden duydukları ile hareket etmeleridir. 15 Temmuzda askerlerimiz boşuna şehit olmadılar, 15 Temmuzun niteliğini, vahametini anlamayanlar bugün bu tür sözlerle ortaya çıkmaktadırlar. Orada şehit olanlar sadece belli bir kesimin şehitleri değildir, bu toprakların bekası için her şeyini ortaya koyanların, arkasında destek olanların kısacası kumaşı Anadolu topraklarında dokunanların şehitleridirler.
Aynı şekilde bugün yaşadığımız çok yönlü saldırılar karşısında verdiğimiz şehitler de aynı niteliktedir. Bu topraklar kolay kurulmamıştır, yoğura yoğura kabarttığımız bu toprakları yine aynı kararlılıkla inşa etmeye devam etmeliyiz.
İşte genç arkadaşlarımın algı sorunları bu noktada ortaya çıkmaktadır. “Bu silahlar, bu teröristler, bu bombalar buraya kadar, İstanbul’a kadar nasıl gelebiliyor, sınırdakiler uyuyor mu?” gibisinden sorularla bütün sorun hükümete yıkılmaya çalışılıyor. Bu ve bunun gibi sorularla akıl karıştırmakla terör örgütlerinin ekmeğine yağ sürülüyor, yapmış olduğu insanlık kıyımlarının önüne perde çekiliyor.
Öncelikle Türkiye’nin Suriye ile 1400 km sınırı var, bu sınırın tamamını kontrol altına almak mümkün olabilir mi bunun hesabını iyi yapmak gerekir. On tane geçişten bir fire verebilirsin ancak verilen bir fire içeride orada burada patlama olarak geri dönüyor. Tabiki de hain içeriden olunca terör örgütlerinin işi de bir hayli kolaylaşıyor.
Kısaca söylemek istediğim tüm unsurlarıyla milletimizin ve özellikle genç kardeşlerimiz bu konuda devlete biraz daha hassas yaklaşmaları gerekir. Devleti her bulduğu fırsatta özellikle bütün pençelerin üzerimize kalktığı şu dönemde yermek yerine devletin arkasında olmak gerekir. İnanıyorum ki bütün farklı kültür ve unsurlarımızla bir oldukça ileride daha güçlü bir Türkiye göreceğiz. Biz bunu ilk defa yapmıyoruz. Tarihimiz bunlarla dolu. Önemli olan toprağa sahip olmak değildir. Toprak, üzerinde bulunanları içselleştirebiliyorsa topraktır…
Selam ve dua ile.
İBRAHİM YAVUZ

5 Ocak 2017 Perşembe

HABİL’İN YOLU MU KABİL’İN YOLU MU?

HABİL’İN YOLU MU KABİL’İN YOLU MU?

Türkiye son zamanların Kabil’leri ile karşı karşıya. Ülkemizin ve onun dahilinde İslam alemine yönelik saldırıları anlamak için insanlık tarihinin en başına gitmek gerekmektedir. Yüce Allah’ın emanetleri vardı yeryüzünde. Bu emanetleri himaye edecek bir şey lazımdı. Dağa taşa sordu Allah, dağ taş istemedi. Bu emanetlere ihanet edecek birileri lazımdı, iyiyi kötüyü işleyebilecek birileri. Bu da insandı. Ancak insan başarabilirdi bunu.
Bu batıl cephesi iki kardeş arasındaki kardeş katli ile başladı. Kabil kardeşi Habil’i katletmiş ve bir fitnenin fitilini ateşlemişti. Aslında bu tarihten beri olagelenler bir terazinin kefeleri misali; bir kefede Kabil’in yolundan gidenler vardı. Yani Allah’ın yolundan sapanlar, batıla hak diyenler, tuğyanın kapısını çalanlar, Kur’an’ın emir ve yasaklarını çiğneyenler bugünün emperyalist, hahamist, kendisinden başkasını insan kabul etmeyen bir anlayışın ürünü olan küfür cephesi…

Diğer tarafta hakkın yolundan gidenlerin, Kur’an’ı kendilerine yol edinenlerin, Allah’ı yoldaş edinenlerin tarafı olan Habil’in kefesi. Bu kefede bazen Kabil ve onun yolundan gidenler ağır basmış bazen de Habil ve onun yolundan gidenler ağır basmıştır. Müslümanlar top yekûn küfre karşı bir oldukları zaman Habil Kabil’e ağır basmıştır. Ne zaman ki günümüzde olduğu gibi mezhep, tarikat, zenci-beyaz ayrımı, ırk farklılığı, anlayış farklılığı gibi tuzaklara düşülmüş işte küfür kefesi Kabil Habil’e ağır basmıştır.
Günümüzde de aynı değil miydi? Yeni Dünya Düzenini kendilerince yeniden oluşturmaya çalışan devletler üstü yapılar, 21. Yüzyılın dünyasında terörist yayılma hareketleri ile bu amaçlarına ulaşmaya çalışıyorlar. Bu öyle bir evrilmedir ki bunu yapanlar bazen kendilerinden bile kayıp vermeye razı oluyorlar. Hem de bilerek. Yeter ki şu maddi dünyada kendilerine bir şey olmasın, yeter ki bu dünyaya kazık çaksınlar…
Bu terörist eylemleri yaparken uluslararası arenada meşruiyet sağladıkları örgütleri kullanıyorlar. DEAŞ gibi PKK gibi YPG gibi PYD gibi FETÖ gibi alçaklığın zirvesini yaşayan örgütleri bir elin parmakları gibi salıyorlar istedikleri yere. Asıl kaynakları ise bu parmakların yani terör örgütlerinin bağlı olduğu bir üst merkez: Bu da merkezdeki devletler, isimleri malum…
Peki, küfür ordusu, Kabil kefesi bunları yaparken, Habil kefesi ne yapıyor. Asıl soru bu. Şu an İslam dünyasının o bütünleştirici, bir araya getirici unsurları ortadan kalkmış, fitneye dönmüş durumda. Biri der Şii-Sünni çatışıyor, biri der Türk-Kürt birbirini boğazlıyor, biri der senin tarikatın farklı, biri der sen şöyle namaz kılıyorsun, sen böyle. Yapmayın gözünü seveyim. Yazık bu ayrılıklar yüzünden İslam dünyasının başına gelmeyen kalmadı.
Hz. Peygamber döneminde tarikat mı vardı, cemaat mi vardı. Önemli olan tek olan Allah’a yönelmek, onun emir ve yasaklarına uymak, Kur’an’ı bir zümreye ait olan bir kitap olarak görmemek değil midir? Bu ayrı düşmüşlüğün, bu kutuplaşmanın, bu birbirine ters ters bakmanın manası nedir? Evrensel bir din olan İslam’ın ümmeti böyle mi davranmalıdır? Ümmete öncülük etmek hak iken küfrün öncüsü olma yolunda ilerlemek de demektir.
Hak ile batıl her zaman çatışmış, bazen hak batıla bazen de batıl hakka galebe çalmıştır. Baki olan ise Allah, Kur’an ve onun yolundan gidenler olmuştur. Bugün bize düşen de budur. Hakkın kefesinde mi yer alacağız, batılın kefesinde mi? Kabil’in yolunu mu tutacağız yoksa Habil’in mi? Cevap verilmesi gereken soru budur.
Selam ve dua ile…
İBRAHİM YAVUZ