15 Temmuz 2019 Pazartesi

DARBE İLE GELENLER ORTAKLIK İÇİN GELECEK!!!

Tam 3 yıl önce bugündü.. Türkiye'nin askeriye, eğitim, sağlık, hukuk, emniyet kadrolarına yayılan, dahası bütün Türki Cumhuriyetlerde, diğer bazı ülkelerde yapılanan hain bir örgütün, İslam aleminin en büyük hamisi olarak görülen Türkiye'ye karşı kalkışmasını yaşamıştık.

Türkiyeyi önlerinde bir engel olarak görenler son çare olarak içerideki FETÖ yapılanmasını kullanarak Türkiyeyi içeriden yıkmayı, sonrasında da bölgede bloke etmeyi amaçlamışlardı.

Bu darbe girişimi -hiç kıvırmaya gerek yok- bu ülkenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a karşı yapılmıştı. Çünkü en büyük engel oydu. Onlara göre Erdoğan olmasaydı zaten bunlara gerek kalmayacaktı. Erdoğansız bir Türkiye rotasını şaşırır, daha fazla ileriye gidemezdi...

Ancak bu darbeyi planlayanlar iki noktayı gözden kaçırmışlardı. Recep Tayyip Erdoğan'ın ülkesinden kaçmayıp milleti ile bütünleşmesini ve de bu milletin ta kendisini...

Recep Tayyip Erdoğan telekonferansla bağlandığı bir tv'ye milletini sokaklara, meydanlara davet etti, birlik ve beraberlik içerisinde bu darbe girişiminin geri savrulmasının ancak bu şekilde olabileceğini söyledi.

Millet için onun tek bir sözü yeterdi. O gece milyonlar meydanları doldurdu. Darbecilerin emellerine ulaşmasına izin vermedi...

Kimisi tankların önüne yattı, kimisi tankların üzerine çıktı tankın namlusunu tıkadı, kimisi terlikle F16 kovaladı, kimisi tarlasını yakarak F16'ların görüşlerini bozdu... Kimisi mecliste nöbet tuttu, kimisi de boğazda geçit vermedi... Daha birçok yiğitlik...

Saymakla bitmez o gün yapılan cengaverlikleri, yiğitlikleri... Geçin demokrasi  koruma ayaklarını. Bunlar lafta... Millet demokrasi için değil, din için bayrak için, ezan için çıktı meydana... 251 şehidimiz bunun için orada canını hiçe saymıştı... İki bini aşkın gazimiz bu uğurdu canını hiçe saymıştı...

Aradan 3 yıl geçti... Türkiye 3 yılda çok büyük bir değişim yaşadı. Türkiyeyi kendi topraklarına yeniden hapsetme hayalini kuranlar aslında BÜYÜK TÜRKİYE'NİN FİTİLİNİ ATEŞLEMİŞLERDİ.

BATI'dan, NATO'dan kopmak üzere olan Türkiyeyi kendi rotalarından çıkarmak istemeyenler 3 yıl sonra bugün bambaşka bir Türkiye ile karşı karşıyalar... 

Türkiye bugün hem Akdeniz'de hem de Avrasya'da çok büyük bir aktör haline geldi. BATI'dan kopan Türkiye kendine Doğu'da yer edindi. Çin ve Rusya'nın da yer aldığı Avrasya Bloğu, Batı Bloğunun karşısına duvar gibi dikildi...

S-400'lerin teslim alınmasıyla ABD'nin tamamen düşman ilan edilmesi ve Türkiye'nin blöf yapmadığı gerçeği BATI'nın yüzüne tokat gibi vuruldu...

Çin-Rusya-Türkiye'nin arasındaki sağlam ilişkiler blokların da netleşmesinin önünü açtı. Derin ABD-PENTAGON artık Türkiye'nin ve ilişki içerisinde bulunduğu bütün tarafların karşısında...

3 yıl önce darbe ile Türkiye'nin kapısını çalanlar, bu sefer ortaklık için Türkiye'nin karşısına gelecekler. Darbe ile yıkmak istedikleri Türkiye, kimin elini kaldırırsa onunla partner olacak ve kazanan tarafta yer alacak...

Son olarak 15 Temmuz Şehitlerimizi rahmetle anıyor, mekanlarının  cennet olmasını, o gün verdikleri mücadelenin Türkiyemize rehber olmasını diliyor, gazilerimize sonsuz şükranlarımı sunuyorum...

Selam ve dua ile... 

10 Mayıs 2018 Perşembe

SU MEDENİYETTİR, HER KAPIYI AÇAR


     Böyle bir konu nereden aklına geldi diye soracaksınız, hemen cevaplayayım: Tez çalışmamdan. Evet, yanlış anlamadınız, tez çalışmamdan. Tez çalışmamı henüz bitirmediğim için detayına girmeden açayım, tezimin İstanbul Boğazı gemi geçiş istatistikleri üzerinde çalışırken, dünyadaki diğer su kanallarını araştırmam gerekti. Bu konu üzerinde çalışırken bir video dikkatimi çekti. Dünyadaki su yollarının gelişimi… Bu konu üzerinde yazı yazmam gerektiğini, hem araştırır öğrenirim hem de sizlere de aktarmış olurum diye düşündüm… Hadi başlayalım…

     Bilindiği gibi 15. ve 16. yüzyıllarda yani Coğrafi Keşiflerin henüz başlamadığı yıllarda deniz yollarının hangi şekilde nereye ulaştığı bilinmediğinden Hindistan’ın Baharatları Baharat Yolu ile, Çin’in İpekleri de İpek Yolu ile Anadolu’ya buradan da Cebeli Tarık Boğaz’ı kullanılarak Avrupa’ya ulaşıyordu. (Cebeli Tarık Boğaz’ı Akdeniz’e tek giriş-çıkış noktasıdır ve günümüzde bunun önemi daha iyi anlaşılacaktır.)

     Coğrafi Keşifler’den sonra Avrupa’dan Hindistan’a, Çin’e ulaşım daha kolay hale geldi. Gemiler Avrupa’dan çıkıp, Atlas Okyanusundan (Amerika Kıtası ile Avrupa ve Afrika arasında kalan Okyanus) aşağıya doğru iniyor, Afrika’nın Batısından aşağıya doğru gelip, Afrika Kıtasının en güney ucundan yani Ümit Burnundan dolanarak Hindistan ve Çin’e ulaşıyorlardı. Ümit Burnu’nun keşfi ile beraber Cebeli Tarık Boğazı da önemini yitirmiş oluyordu. Çünkü artık Cebeli Tarık Boğazı kullanılıp oradan Akdeniz’e oradan da karayolu ile Hindistan ve Çin’e gidilmesine gerek kalmayacak, doğrudan denizyoluyla gidilebilecekti…

     Kızıldeniz’e gelelim şimdi de. Bilindiği gibi o bölge petrol ve enerji açısından son derece önemli bir bölge. Kızıldeniz’in hemen üzerinde Afrika ile Orta Doğu’yu birbirine bağlayan küçük bir kara parçası var. Orada Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Kızıldeniz daha da önemli haline geldi. Kızıldeniz’in aşağısında Kızıldeniz’i Hint Okyanusuna bağlayan Bab-ül Mendep Boğazı var. Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla beraber Ümit Burnu da önemini kaybetmiş oluyordu. Çünkü Avrupa’dan çıkan bir gemi Afrika’nın en güney kısmına gidip, Ümit Burnundan dönüp Hint Okyanusuna oradan da Hindistan ve Çin’e ulaşmak yerine daha kısa yoldan; Avrupa’dan çıkan bir gemi hemen Cebel-i Tarık Boğazı’ndan geçerek, oradan Akdeniz’e, oradan Süveyş Kanalı yoluyla Kızıldeniz’den geçerek Bab-ül Mendep’ten dönüp Hint Okyanusuna varmış ve böylelikle kolaylıkla Hindistan ve Çin’e ulaşabilecektir. 

     Gelelim şimdi de Amerika Kıtasına. Bilindiği gibi Amerika Kıtasının Batı kısmındaki okyanus Pasifik Okyanusudur. Aynı zamanda Asya’nın Doğusu da Pasifik Okyanusudur. Dünyanın yuvarlak olduğunu düşündüğümüzde Amerika Kıtası’nın Batısı ile Asya’nın Doğusu birbirine oldukça yakındır. Bu kısa bilgiden sonra Amerika Kıtası bölgesine bakalım. Panama Kanalı yapılmadan önce Amerika’nın Batısından çıkan bir gemi kıtanın en güneyindeki Macellan Boğazı’ndan geçerek Atlas Okyanusuna ulaşıyor buradan da Avrupa’ya veya başka bir yere geçmek zorunda kalıyordu. Ancak dünyanın en pahalı kanalı, batma çıkma yoluyla geçişlerin yapıldığı Panama Kanalı’nın yapılmasından sonra Macellan Boğazı önemini yitirmiş oluyordu. Çünkü o kadar yolu dolaşmak yerine direkt olarak Panama Kanalı’ndan geçerek Atlas Okyanusuna oradan da Avrupa’ya ulaşılabiliyor hale geldi.

     Bering Boğazı… Kuzey Buz Denizi’ni Pasifik Okyanusu’na bağlayarak önemli bir geçiş noktasını oluşturmaktadır.

   Bizi ilgilendiren Çanakkale ve İstanbul Boğazları da var tabiki. Karadeniz’e açılan kapılara sahibiz. İstanbul Boğazı tarih boyunca sahip olunmak istenen bir geçiş noktası. İşin ucunda İstanbul var da o yüzden. Gemi trafiğinin en yoğun merkezlerden biri aynı zamanda…

     Şimdilerde su medeniyetine yeni bir üye daha eklenmek üzere. O da Kanal İstanbul… Son dönemlerin en büyük mega projelerinden biri olarak görülüyor. Her ne kadar Kanal İstanbul’un açılmasıyla birlikte İstanbul Boğazı önemini koruyacak olsa da gemi trafiğinin rahatlaması açısından büyük proje olacak…

     Kanal İstanbul’un tamamlanması ile birlikte projenin hem bölge ekonomisine hem de ülke ekonomisine büyük katkılar sağlayacağı düşünülmektedir. İstanbul Boğazı’ndan geçen gemi trafiğinin de yoğun olduğu düşünülürse, Kanal İstanbul’un tamamlanması ile birlikte gemi geçişlerinin buradan yapılması büyük bir kolaylık sağlayacaktır.

     Kanal İstanbul’dan geçecek gemiler İstanbul Boğazı’nda olduğu gibi beklemek zorunda kalmayacak, hem zamandan tasarruf edecek hem de bekleme maliyetine katlanmamış olacaklardır. Özellikle tehlikeli madde içeren tankerleri taşıyan gemiler İstanbul Boğazı’nda risk oluşturmaktan çıkmış olacaklardır.

     Görüldüğü gibi coğrafi keşiflerden önce ve sonra dünya ticaret yollarının nasıl şekillendiği, en kısa yoldan hedefe nasıl ulaşılabileceği büyük önem kazanmıştır. Bunun en büyük örneklerinden birini son dönemde Türkiye gerçekleştirecektir. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dışarıdan gelen tüm çatlak seslere rağmen Kanal İstanbul’un hayata geçirileceğini söylemektedir. Kendisi de her zaman söyler su medeniyettir, her kapıyı açar diye…

     Selam ve dua ile…

     İBRAHİM YAVUZ

10 Şubat 2018 Cumartesi

KEŞFEDİLEMEYEN PADİŞAH: SULTAN ABDÜLHAMİD

10 Şubat 1918... Emperyalist devletlerin yıkmaya çalıştığı, kurtlar sofrasının içinde yok etmeye çalıştığı, Ceddimiz Osmanlı İmparatorluğu'nu dehasıyla 33 sene boyunca yöneten ve Osmanlı'nın adeta ömrünü uzatan padişahın vefatının üzerinden tam 100 yıl geçti. Biz bugün hala onun dehasını, bu devleti ayakta tutmak için neler yaptığını konuşuyoruz. Kimimiz ona Kızıl Sultan kimimiz ona Tıpkı Talha Uğurluel gibi BİR DEHANIN İZLERİ, ULU HAKAN diyebiliyoruz.

Her şeyden önce ona kimlerin KIZIL SULTAN  dediğine bakmak gerekiyor. Evet, yanılmadınız, Türk düşmanları, Müslüman düşmanları, Osmanlı düşmanları, İslam düşmanları... Ama o bunların hiçbirini hak etmemişti. O sadece cedlerinin emanet ettiği bu devleti ayakta tutmanın yollarını arıyordu. Cedleri 2. Mahmud, Abdülaziz'in başına gelenleri biliyordu. Onların  durumuna düşmemek için kendi düşüncelerinin, devletle ilgili öngörülerinin, politikalarının düşmanlar tarafından bilinmemesi gerekiyordu. Bunun için bir şeyler yapmak gerekiyordu. Öyle de yaptı...

Bunun için MASLAK KASRI'NA gitmemiz gerekecek. O günlerde MASLAK KASRI, İstanbul'un dışında, ıssız bucaksız, kimsenin bilmediği bir mevkide kalıyordu. 

Özellikle de şunu belirtmek gerekiyor. Sultan 2. Mahmud döneminden itibaren Osmanlı devlet adamları Topkapı Sarayı'nda kalamaz olmuşlardı. Devleti rahat yönetebilmek için başka yerler gerekiyordu. Sultan Abdülmecid Han Dolmabahçe, Sultan Abdülaziz de Beylerbeyi ve Çırağan Saraylarını inşa ettirdi. Bu iki hükümdar döneminde devlet buralardan yönetildi. 

Sultan Abdülhamid ise çok mütevazi bir kişiliğe sahipti. Bu saraylarda kalmayı bir türlü içine sindiremedi. Aslında bunun başka bir nedeni daha vardı. Amcası Sultan Abdülaziz'in bulunduğu Dolmabahçe Sarayı'nın denizden nasıl çevrildiğini, amcasının nasıl katledildiğini biliyordu. Bu nedenlerle burada kalmak istemiyordu. 

Ona gözden uzak, sessiz sakin, denizden uzak bir yer gerekiyordu. Buna en uygun yer MASLAK KASRI'YDI. Sultan Abdülhamid Han şehzadelik yıllarını burada geçirmişti. Burada kendisini olağanüstü bir şekilde yetiştirmiştir. Kitap okumalarını yapmış, dünya siyasetini buradan takip etmiştir.

Abdülhamid Han'ın gözden ırak bu yaşantısının çok büyük faydaları olmuştur.  Bu her şeyden önce devlet üzerinde derin emelleri olanların, Osmanlı'nın yıkılmak üzere iken tekrar ayağa kalkmasını istemeyenlerin canını sıkacaktır. Osmanlı'nın başında devletine sahip çıkacak adamların olmaması gerekmektedir. Aslında dışarıdan bakıldığında Abdülhamid Han görünüşte tam da onların istediği gibi biriydi. Devletten uzaktı. 

İşte Osmanlı düşmanlarının kaçırdığı nokta burasıydı. Abdülhamid'i çözememişlerdi. Uzakta, Maslak'ta yaşıyor diye onu dikkate değer bulmamışlardı. Eğer onu keşfedebilmiş olsalardı onu kesinlikle devletin başına getirmezlerdi. 

Ama her şeyin başında kader vardı. Bu devletli padişahı kendi elleriyle tahta oturtacaklardı... Sultan Abdülaziz Han katledilerek tahttan indirildikten sonra İhtilalciler istediklerini yaptırabilecekleri 5. Murad'ı tahta oturtacaklardı. Fakat Sultan Murad özellikle amcası Abdülaziz'in katlinden sonra var olan hastalığı iyice artmış, gelgitler yaşamaya başlamıştır. 

İhtilalciler Sultan Abdülaziz'i tahtan indirdiklerinde akli melekelerinin yerinde olmadığını ileri sürmüşlerdi. Yine 5. Murad'ın da bu hareketlerinden korkuyorlardı. Bu yüzden onun kılıç kuşanma merasimi bile yapılmadı. Bu yüzden de hiçbir zaman resmi Osmanlı padişahı olamamıştır.

Artık su götürmez olmuştu. Murad'ın da tahttan indirilmesi gerekiyordu. Büyük umutlarla tahta çıkardıkları 5. Murad'ı 3 ay sonra indirmek zorunda kalan ihtilalcilerin aklı MASLAK KASIRLARINDAYDI. Şehzade Abdülhamid'in tam da kendi çizgilerine hizmet edecek biri olduğunu düşünüyorlardı. Güya kendilerine sorgulamayan, her denileni yapan biri lazımdı. Onun da Şehzade Hamid olduğunu düşünüyorlardı. 

Fakat öyle mi olacaktı? Abdülhamid onlara mı hizmet edecekti. Elbette hayır. Kısa bir süre sonra alçak ihtilalciler nasıl bir sert kayaya çarptıklarını anlayacaklardı. Daha şehzadelik döneminde, padişah olduğunda devlet adamlarının listesini hazırlayan BİR DEHA MİSALİ ABDÜLHAMİD HAN devletine yaptıkları yüzünden onların burnundan fitil fitil getirecekti...

NOT:Kaleme aldığım bu yazı Sanat tarihçisi TALHA UĞURLUEL'in BİR DEHANIN İZLERİ ABDÜLHAMİD HAN kitabının 49-61 sayfalarından yararlanılarak hazırlanmıştır.

İBRAHİM YAVUZ 

23 Aralık 2017 Cumartesi

CUMHURİYETİ 1923′TE KURDUK, KAYMAĞINI 21.YY’DA YEDİK -1-

20. yüzyılın ilk yarısı hatırlamak istemeyeceğimiz acı tecrübelerle doludur… 1. Dünya Savaşı’nın nedeni bizzat bizdik. Batı artık her şeyini kaybediyordu. Öyle, tarih kitaplarında anlatıldığı gibi değildir hadise. Avrupa, Sanayi Devrimini gerçekleştirmişti belki ama 20.yüzyılın Avrupa Sanayisinde kömür işlevini yitiriyordu. Fabrikaların bacalarının tütmesi için yeni enerji kaynaklarına ihtiyaç vardı. O da petroldü. Petrol de Osmanlı coğrafyasında ganiydi. Emperyalistlerin temsilcileri küçük çaplı bir araştırma yaptılar coğrafyada. Baktılar gördüler ki bölgeden adeta petrol fışkırıyor. Yeni adres belli artık. Bu bölgenin ele geçirilmesi, petrolün buradan taşınması gerekliydi. Bölgenin istikrarsızlaştırılması gerekiyordu. Bunun için de çıban başı olarak gördükleri Osmanlı’nın tasfiye edilmesi, param parça edilmesi gerekiyordu. İşte 1.Dünya Savaşı bizzat bizim için bu nedenle çıkarılmıştı… Aklı sıra bir taşla iki kuş vuruyorlardı. Hem İslam’ın hamisi Osmanlıyı parçalıyor hem de bölgenin zenginliklerini gasp ediyorlardı… Devam…
Savaştan sonra darmadağın bir ülke kaldı geriye. Anadolu’ya sıkıştırıldık, hapsedildik. 14 milyon insan kalmıştı. Sekiz buçuk milyonu kadındı. Kalanların çoğu da yetim, öksüz insanlardı. Bu enkazdan sonra artık Irak’ta neler oluyor bizi ilgilendirmiyordu. Suriye’de neler oluyor bizi ilgilendirmiyordu. Bize uslu durun diyorlardı, oturun oturduğunuz yerde diyorlardı. Bu hal içerisinde cumhuriyeti kurduk. O günün şartlarında çok sevindik cumhuriyeti kurduğumuz için. Bu sevincimizde haklıydık. Çünkü gücümüz yoktu. Bitmiştik. Yalnız burada şunu da belirtmeden geçmeyelim: Cumhuriyet; Laik atak, gerçek manasının dışında kullanılan Cumhuriyet sevicilerinin Osmanlı’dan kurtulduk, batmış, geri kalmış, çağ dışı Osmanlı’dan kurtulduk demek değildir. Cumhuriyet o günün Türkiyesi içerisinde kurmamız gerekin bir sistemdi. Bunu yapmak gerekiyordu. Çünkü Batı’ya yaraşmamız gerekiyordu. Batı’nın bizi alkışlaması gerekiyordu. Öyle de oldu.
Cumhuriyeti kurduk, inkılaplarımızı yaptık! Batı da bize aferin dedi. Şöyle adam olun, uslu durun durduğunuz yerde. Siz bizim artık ileri garnizonumuzsunuz dediler. Biz de bu reçeteye harfiyen uyduk. Her ne yapıldı ise 1923-1950 yılları arasında tek parti olarak faaliyet gösteren CHP döneminde yapıldı. CHP dönemindeki 27 yıl boyunca halka adeta zulmetti. Cumhuriyet yönetimi altında, demokrasi jargonu altında, Jandarma dipçiği altında bir Türkiye yönetimi söz konusuydu. CHP dönemi tek parti dikteliğinin en sert şekilde uygulandığı dönemdi.
O dönemde dış  medyada Türkiye’nin Cumhuriyet, demokrasi yönetimi hakkında hiç de iyi şeyler söylenmiyordu. Hatta hal öyle bir durum almıştı ki, diplomaside “TÜRKİYE CUMHURİYETİ” ibaresi dahi kullanılmıyor, “KEMAL”İN ÜLKESİ” kullanılıyordu. Bu da CHP’nin kurucu başkanı  ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in canını çok sıkıyordu. O zaman bir şeylerin yapılması gerekiyor, Batı’nın gözündeki bu algının ortadan kaldırılması gerekiyor, demokratik bir Türkiye görünümünün dış medyaya karşı oluşturulması gerekiyordu.
Bunun için adım atıldı. Çok partili siyasi hayata geçiş dönemine gidildi. Batı’ya Türkiye’de çok partili bir sistem varmış görünümünün ilk adımı olarak Terakkiperver (İlerici) Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Partinin kurulması sonucu durum öyle bir hal aldı ki hiçbir şey beklendiği gibi olmadı CHP açısından…
Devam edecek...
İBRAHİM YAVUZ

18 Aralık 2017 Pazartesi

KUR'AN-KERİM'İN MUCİZELERİ -2-

7- ÇAMURDAN YARATILIŞ

"Andolsun, biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık." (Müminun Suresi, 12)

Günümüz teknolojisi ile elde edilen bilgilere göre çamurda bulunan elementlerle insan vücudunda bulunan elementler birebir aynıdır. Bunlar:

Oksijen, karbon, hidrojen, nitrojen, kalsiyum, fosfor, potasyum, sülfür, klor, sodyum, magnezyum, silikon, demir, çinko, bakır, boron, kobalt, vanadyum, iyot, selenyum, manganez, molibden, krom.

8- DNA'DAKİ ÖLÇÜ

"(Allah) Onu  hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı da onu bir ölçüyle biçime soktu. Sonra ona yolu kolaylaştırdı." (Abese Suresi, 18-20)

DNA geçtiğimiz yüzyılda keşfedilmiştir. Bu keşifle  beraber insanların ve tüm canlıların DNA'da bulunan ölçülerle şekil aldığı bulunmuştur. Halbuki Kur'an bize bunu 1400 sene önceden haber veriyor. (İnsanın bir tek DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi sayfasını veya bin kitabı dolduracak bilgi bulunmaktadır. 

9- MEKKE'NİN FETHİ

"Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram'a güven içinde saçlarınızı tıraş etmiş, kısaltmış olarak gireceksiniz." (Fetih Suresi, 27)

Peygamber efendimiz gördüğü bir rüyada yukarıda ayette belirtilen bahsi görmüştü. Allah da Müslümanlara güven içinde Mekke'ye gireceklerini bildirmiş oluyordu.

10- EVRENİN YARATILIŞI

"O gökleri ve yeri yoktan var edendir." (Enam Suresi, 101)

20. yüzyıla kadar evrenin başlangıcının olmadığına, hep var olduğuna inanılmaktaydı. Ancak daha sonraları yapılan gözlem ve deneylerle bunun böyle olmadığı, BÜYÜK PATLAMA (BİG BANG) diye bir olgu ile evrenin yoktan var olduğu bilimsel olarak kabul edilmektedir.

11- DENİZLERİN KARIŞMAMASI

"Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir engel vardır; birbirlerinin sınırlarını geçemezler." (Rahman Suresi, 19-20)

Yüzey gerilimi nedeniyle farklı yoğunluktaki denizler birbirine karışmamaktadır. Bu durum geçtiğimiz yüzyılda bilinmesine rağmen Kur'an bunu 1400 yıl söylemektedir.

İBRAHİM YAVUZ


17 Aralık 2017 Pazar

KUR'AN-I KERİM'İN MUCİZELERİ -1-

Kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim, hiç şüphesiz ki hayata dair bizlere çok yönlü mesajlar vermektedir. Bunu da Kur'an'daki ayetlerden anlayabiliyoruz. Bizlere verilen bu bilgiler 1400 sene önce açıkça belirtilmişken, biz dönemin teknolojisine, gelişimine bağlı olarak yeni yeni kavrayabiliyoruz. Yüce Allah, Hz. Peygamber (sav) ile vahiy olarak verdiği bu mesajları anlamamızı ve yaşamımızı da ona göre dizayn etmemizi istiyor.

Biz bloktaki köşemizde Kur'an-ı Kerim'deki bu mucizelerin en azından bir kısmını sizlere aktarmaya çalışacağız. Burada aktaracağımız bilgiler Haber7 kaynaklarından alınmış ve tarafımca düzenlenerek aktarılmıştır.

1-KUR'ANDA KARANLIKLAR

"Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı kılan Allah'adır... (En'am Suresi, 1)

Kur'an'da karanlık kelimesi çoğul anlamda "karanlıklar" şeklinde olacak şekilde çoğul anlamda kullanılmaktadır. Öyle ki bize göre tek bir aydınlık vardır ancak karanlık çok sayıdadır. Yani göremediğimiz çok sayıda dalga boyu söz konusudur. Arapça olarak "zulumat"  anlamına gelen karanlıklar kelimesi, Kur'an'da 23 ayette çoğul anlamda kullanılmaktadır. Hiçbir ayette de tekil anlamda kullanılmamaktadır. Hiç şüphesiz bu durum bizim gördüğümüz ışık aralığının dışında çeşitli ışık aralıklarının olduğunun göstergesidir.

2- ALAK'TAN YARATILIŞ

"Yaratan Rabbin adıyla oku. O, insanı bir "alak"tan yarattı. (Alak Suresi, 1-2)

Bilimsel olarak da bilindiği gibi anne karnında, insanın yaratılışı hususunda ilk safhada oluşan hücre zigot hücresidir. Zigot hücresi, rahim duvarına yapışarak damarlara bağlanmaktadır. Alak kelimesi ise "bir yere asılıp tutunan şey" anlamına gelmektedir.

Bu aynı zamanda deriden kan emen sülükler için de kullanılmaktadır. Öyle ki bu Kur'an Allah'ın (cc) sözüdür. 

3- 23 KROMOZOM İŞARETİ

Kur'an'da kadın kelimesi tekil olarak 23 kez, erkek de aynı şekilde 23 kez geçmektedir. Yumurta-sperm birleşmesi sonucunda kadından gelen 23 kromozom ve erkekten gelen 23 kromozom ile 46 kromozom oluşmaktadır.

4- KUR'AN'DA GÜN KELİMESİ

Kur'an'da tekil olarak ""yevm" yani "gün" kelimesi 365 kez geçmektedir. Miladi takvime göre ise 1 yılda 365 gün vardır. (Dünyanın Güneş etrafında dönüşü 365 gün sürmektedir.)

5- DENİZ VE KARALARIN ORANI

Kur'an'da "kara" kelimesi 13 kez, "deniz" kelimesi ise 32 kez geçmektedir. Bu sayıların her biri toplamlarına oranlandığında kara için %29, deniz için ise %71 çıkmaktadır. Bu rakamlar da dünyadaki kara ve denizin oransal dağılımını göstermektedir. 

6- DÜNYA'NIN YUVARLAKLIĞI

"Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp-örtüyor."... (Zümer Suresi, 5)

Yukarıdaki ayette geçen "sarıp-örtmek" kelimelerinin arapçası, "yukevviru"dur. Bu kelime yuvarlak cisimlere bir şey sarmak için kullanılmaktadır. Yani ayette dünyanın yuvarlaklık hususuna 1400 sene önce değinilmiş olmaktadır. Hamd olsun...

DEVAM EDECEĞİZ...

SELAM VE DUA İLE...

İBRAHİM YAVUZ



          
                  

2 Eylül 2017 Cumartesi

SİYASET-EKONOMİ DÖNGÜSÜ

Siyaset-ekonomi ilişkisi birbirini etkileme yönüyle çok önemli iki argümandır. Her siyasi etmenler ekonomik sonuçlar doğurur, her ekonomik etmenler de siyasi sonuçlar doğurur. Söz gelimi Osmanlı Devletinin tasfiye edilerek onun yerine Anadolu’da bir Türk Devletinin kurdurulması her ne kadar siyasi bir olay gibi görünse de senaristlerin amacı burada farklıdır. Asıl amaç petrol yani enerji zengini olan bu bölgeleri kontrol altında tutmak ve bu coğrafyaların zenginliklerini kendi fabrikalarına taşımak. Kısacası amaç sonunda ekonomik bir girişimdir…
Bu ilişki günümüzde de böyledir. Her şey Trump’ın Suudi Arabistan ziyareti ile başlıyor. Siyasi bir gelişme olarak göze çarpıyor ise de bir bakıyoruz ki birkaç körfez ülkesi Katar ile ilişkileri kesme noktasına gelmiş. Onun ardından İran’a saldırılıyor, onun ardından Türkiye Muhalefetin eliyle içeride yıpratılmaya çalışılıyor… Biz de zannediyoruz ki masum bir ADALET yürüyüşü.
Artık her şey gözle görünebilecek kadar açık. İngiltere de sürekli olarak terörle yüz yüze geliyor. İngiltere’de namaz kılan Müslümanların üzerine kamyonla gidiliyor. Birileri İngiliz-Türkiye birliğine karşı olmuş olamaz mı? Elbette ki olabilir, sonuçta Türkiye de bölgede söz sahibi ülkelerden biri. Bölgenizle ilgili kendi kararlarınızı aldığınız zaman -özellikle Orta Doğu’da- sizin üzerinize karşı güçler gelir… Bunda yadırganacak bir şey yok.
CHP'nin başlattığı, sonradan HDPKK'nın katılımı ile bir ADALET yürüyüşü yapıldı. Yürüyüş her kesimin hakkıdır, buna söylenecek bir şey yok. Ancak hakkı aranması gereken çok mazlum var bu ülkede. Başta 15 Temmuz şehitleri, gazileri… Sonuçta genel görünüme bakıldığı zaman pek de normal bir adalet yürüyüşünü anımsayamıyoruz maalesef…
Bunu neye benzetiyorum biliyor musunuz? 1. Dünya Savaşı döneminden sonra Osmanlı’nın güney bölgesini bölerken nasıl bizi Yunanlarla içeride oyaladılarsa şimdi de içeride muhalefet eliyle devletin elini zayıflatma operasyonu yapılıyor… Biz burada bununla uğraşırken dışarıda olup biteni takip edemeyeceğiz. Tabi güya… O eski Türkiye'de idi. Artık Türkiye 780 kilometre karede neler olup bitiyor çok rahat takip edebiliyor...
Türkiye artık o kadar çok yönlü düşünen bir ülke ki olup biteni kavrayabilen bir devlet aklımız var Allah’a şükür. Ne yaptıkları yanına kalıyor ne de kalacak… Tüm bu siyasi-ekonomik set çekme çabalarına rağmen her şey yolunda gidiyor. Borsa İstanbul rekorlar üstüne rekor kırıyor, dolar kuru üzerindeki baskı azalmış görünüyor… Bir de Katar’dan gelen bir haber üzerine bundan sonra Türkiye-Katar ekonomik işbirliği daha da artacak… Hadi hayırlısı…
Evet, gördüğümüz gibi siyaset-ekonomi ilişkisi birbiriyle etkileşim halinde olan iki argüman. Hele Türkiye gibi dünyanın merkezinde bulunan bir ülkede yaşıyorsanız bu etkiyi daha da fazla dikkate almak gerekir… Sonuçta buradan nemalanmaya çalışmak isteyen çok…


İBRAHİM YAVUZ