29 Aralık 2016 Perşembe

NASIL BİR ANAYASA -I-

Türkiye’nin gündemi bir hayli yoğun. Bir yandan Suriye’de ateşkes için mücadele edilirken, bir yandan da terör örgütleri ile mücadele ediliyor. Bunlar dışsal meseleler. Bir de içsel meseleler söz konusu. O da son derece güncel bir konu olan ve mecliste maddeleri üzerinde tartışılan yen anayasa konusu.
Anayasa denildiği zaman bir ülkenin yol haritası anlaşılması gerekir. Ülkeler, ülkenin yönetimini yetkin, etkin, zamanında, halkın etkin katılımıyla gerçekleştirmek için milli çizgide bir anayasa hazırlarlar. Bu onlar için bir güzergâhtır.
İşte Türkiye DARBE ANAYASASI’ndan kurtulmak, yönetimini milletiyle birleştirebilmek için böyle bir yol haritası belirlemek istiyor. Ülke şimdiye kadar hep darbe anayasalarıyla yönetilmiş, darbeci askerler ülke üzerinde tahakküm elde etmeye çalışmıştır. 1961 Anayasası böyledir, 1980 Anayasası böyledir.
Ülke için ne zaman dişe dokunur, yararlı bir iş yapılsa eski anayasalarda olduğu gibi ülkede hep kaos ortamı yaratılmış, darbeciler ülkeyi ele geçirmişlerdir. Türkiye artık 2023’e giderken dikensiz bir yol istemektedir. Bunu milli yani kendi iradesiyle yeni bir anayasa hazırlayarak yapabilir.
Elbette bu anayasa hazırlanırken tek bir partinin görüşleri alınarak değil, çoğulcu, muhalefetin de tuzunun bulunduğu bir anayasa hazırlanmalıdır. Muhalefetin görevi ülke yönetiminde etkin bir görüş sağlamaktır. Fakat bu konuda birlikteliğin sağlandığı söylenemez. Ak parti ve MHP taşın altına ellerini koymuşlar ve işe başlamışlardır. Aynı sağduyuyu Ana muhalefet partisi CHP’den göremiyoruz. Ne zaman milli bir mesele olsa CHP hep geri adım atmaktadır. Cumhuriyetin doksan senelik serüveninde Mustafa Kemal’in kurmuş olduğu partinin bir katkısı yoktur.
Bu süreç içerisindeki tutumunun bir benzerini anayasa görüşmelerinde sergilendiğini görüyoruz. Ne zaman bu konu açılsa REJİM değişecek sloganını ortaya atıyor. Yeni anayasa ile rejim falan değişmez, bu ülkenin rejimi Cumhuriyettir. Ülkenin rejim sorunu yoktur, sistem sorunu vardır. Getirilecek yeni bir sistemle milli bir çizgi oluşturulacaktır. Şunu da söyleyelim. Getirilecek yeni sistemde Cumhurbaşkanının yetkisi şimdiki sistemden daha geniş OLMAYACAKTIR. Bu böyle biline.
Son görüşmelerde de CHP yetkililerinden biri yeni anayasa demek ihanet demek ibaresini kullandı. Bunu söylemesi açıkçası hiç şaşırtıcı değil. Yeni anayasa kendilerine bir ihanet olacak çünkü bu anayasayla artık kendi partileri açısından işleri epeyce zorlaşacak. Şöyle düşünüyorlar: “Biz zaten şimdiye kadar iktidar yüzü göremedik, artık hiç göremeyiz.” Hadise budur. Tamamen bunun hesabını yapıyor CHP. Yoksa ülke meseleleri, ülkenin sorunları, problemleri onları hiç ilgilendirmiyor.
Açıkçası beni en çok üzen bir söylem de CHP yetkililerinden birinin çıkıp Yavuz Sultan Selim’e Alevi katili demesi olmuştur. Buna çok şaşırmamam lazım aslında. CHP fanatikleri genetik olarak 1920 öncesi tarihi kabul etmedikleri yani Osmanlıyı bir hiç gördükleri için bunu söylemeleri çok normal. Türkiye bir Cumhuriyet bakiyesi değildir. Kaybolup giden Osmanlı’nın küllerinden yeniden inşa edilen bir devlettir. Yavuz Sultan Selim Osmanlı’nın en önemli devlet adamlarından biridir. O dönemde Şah İsmail arasındaki mücadelelerde ölenler elbette olmuştur ancak bunu katliam olarak tanımlamak haysiyetsizliktir. Bu aralarındaki mücadele iktidar mücadelesidir…
Tartışmalar yoğun geçiyor. Siyaset yapan taraf Ak Parti, politika yapan taraf ise CHP. Suya sabuna dokunmayan şeyleri söylemek zaten politikacıların işidir…
Bir sonraki yazımızda YENİ ANAYASAYI yazalım. Selam ve dua ile…
İBRAHİM YAVUZ

18 Aralık 2016 Pazar

BÖLEMEYECEKSİNİZ, PARÇALAYAMAYACAKSINIZ…

      Osmanlı Devleti tasfiye olduktan sonra, emperyalist güçler Anadolu coğrafyası üzerinde yeni bir devlet yaratmaya çalıştılar. Yeni kurulan Türkiye’nin siyasi karnesi bu güçler tarafından yazılmış, izleyeceği politikalar Türkiye’nin dışında gelişmiştir. Biz yazılan bu karneye seksen sene boyunca uyduk, riayet ettik.
      Fakat Türkiye son yıllarda bu reçeteyi yırtıp atmak, artık bu çarkın dişlisi olmak istemedi. Kendi çarkının olmasını istedi. Bu ABD’nin de İngiltere’nin de coğrafyamız üzerindeki planlarını alt üst etti. Yeni planlar, projeler gerekliydi.
      FETÖ denen alçak yapı bu projenin bir ayağıydı. Aynı Hz. Osman döneminde Ümeyye Oğullarının devlet kadrolarına kendi adamlarını yerleştirmesi gibi FETÖ de devletimizin bütün bürokratik kadrolarına sirayet etmiş, devleti ele geçirmiştir. Buradan şunu da söyleyelim. Eğer 15 Temmuz yaşanmasaydı biz bu pislikleri bu derece temizleyemezdik kardeşim. Gerçek budur, her şerde bir hayır vardır dedikleri budur.
       FETÖ denen alçak yapı amacına ulaşamayınca Türkiye’nin dış mihraklara verdiği her atağa karşı terör örgütlerini devreye soktular. Dikkat edin Beşiktaş’taki saldırıda polisler, Kayseri’deki saldırıda da askerler hedefti. Son zamanlarda POLİS-ASKER birliğine karşı gelmekti. Kayseri son derece muhafazakâr, devletine milletine sahip çıkan bir ilimiz ve aynı zamanda askeriyenin önemli bir alanı da burası.
       Oyun bu kadar büyük. Birileri Türkiye’nin kendi belirlediği çizgide gitmesine, mazlumların hamisi olmasına karşı. Bir yandan Suriyeli kardeşlerimize Ensar duygusuyla yaklaşmamız, bir yandan Uluslararası boyuta varan, kitlesel katliamların sahne olduğu Suriye’de kalıcı barışın sağlanması için çırpınan bir Türkiye var.
       Çanakkale Savaşı’nda en çok şehit Halep’ten geldi, Şam’dan geldi. Bugün ise dünyanın gözü önünde harap olmuş durumda Halep. Eğer bugün bu mücadeleyi vermezsek o şehitlerin hesabını veremeyeceğiz.
       Devletimizin imtihanı bu kadarla da kalmıyor, terör belasıyla da mücadele ediyor. Burada milletimize büyük bir sükûnet düşüyor. Çok yorulduk belki aynı hadiseleri yaşamaktan. Ancak İlk İslam devleti Hz. Peygamber tarafından daha çetin bir mücadele sonucu kurulmuştu bunu da unutmamak lazım.
       Bizde bu azim ve kararlılık oldukça, bu inanç ve iman oldukça kimse bizim karşımızda duramayacaktır. Bu topraklar şehitlerimizin kanıyla yoğrulmuştur. İnancımız ve mücadelemiz bu yönde oldukça bu kararlılıktan bizi kimse alıkoyamaz.
       Bir olacağız, diri olacağız, iri olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız. Mezhebi meşrebi fark etmez…
       İBRAHİM YAVUZ

9 Aralık 2016 Cuma

BİZ ÜMMET DEĞİL MİYİZ?


     Her şey Hz. Âdem’in oğulları Habil ve Kabil arasındaki kıskançlık ile başlamıştı. Kabil kardeşi Habil’i kıskanıp onu öldürmesi ile bir fitne ateşinin yanmasına sebep oluyordu adeta. Bu fitne ateşi Hz. Peygamber döneminde de vardı, günümüzde de var. Müslümanlar birbirini katlediyorlardı.
      Aynısı bugün dünyanın çeşitli yerlerinde özellikle de Orta Doğu’da yaşanıyor. Gözü dönmüş, nerede bir yenilecek ekmek görse oraya saldıran alçak BATI ülkeleri yüzünden ortalığı kan götürüyor.
      Bunun sebebi neydi? Neden herkes İslam’a saldırıyordu. Orada burada suçlu aramaya gerek yok, bunların müsebbibi İslam âleminin ta kendisidir. Bir bakıyorsunuz kendisini İslam ülkesi olarak niteleyen devletler birbirinin arkasından iş çeviriyor, Batı ile beraber hareket ediyor.
      İşte bu Habil Kabil meselesidir, bu kardeşin kardeşi vurması demektir. Bugün Suriye’de yaşanan insanlık dramını hepimiz görüyoruz. Kaç senedir çoluk çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek demeden kanı dökülmeyen insan kalmadı!
      Bunun hesabını nasıl vereceğiz, nasıl oradaki insanların yüzüne bakacağız? Yıkık binanın altında kalıp da sadece masum yüzü görünen o çocuğun hesabını nasıl vereceğiz? Kıyıya vuran Aylan bebeğin hesabını nasıl vereceğiz? Bu insanlık dramının hesabını nasıl vereceğiz?
      O insanlar o kadar vahşetin içinde memleketlerini, yerini yurdunu bırakıp da buraya mecburiyetten geliyorlar. Yoksa insan kalkıp buraya neden gelsin! Biz de Ensar-Muhacir anlayışı ile komşuluk görevimizi yerine getiriyoruz.
      Hiçkimse kalkıp da onları niye buraya alıyoruz, biz kendimize zor yetiyoruz, şimdi onlar gelince işsizlik daha da artacak gibi söylemlerle yaptığımız iyilik bari boşa gitmesin. Böyle diyenlere cevabım şu? Ensar’ın malı mülkü çok muydu? Değildi? Bizim de malımız mülkümüz olmayabilir ancak neyimiz varda bu insanlarla paylaşmamız gerekir.
       Yoksa onların gidecek başka bir yeri yok. Buraya gelmeselerdi bir o kadar daha kayıp verirlerdi. Bunu hesap edeceksiniz, yoksa hâlâ bizden bir şeyler bekleyen nice mazlum var. Bunu görmeseler niye elini kaldırıp bizim için dua etsinler, niye bizim için Kâbe’de hutbede dua etsinler!
       Bin yıllık ilişkilerimiz, kardeşliğimiz, komşuluk ilişkimiz olan bir vatana zaten yüz sene önce ihanet etmişiz. Eğer bugün bu hatadan dönmez isek insanlığımızdan şüphe etmemiz gerekir. Aksi takdirde şu lafı çok duyarız:

       BİZ ÜMMET DEĞİL MİYİZ?

       İBRAHİM YAVUZ

      



8 Aralık 2016 Perşembe

KAYBOLAN GENÇLİK İDEALİZMİ

KAYBOLAN GENÇLİK İDEALİZMİ
      

     1)   GENÇLİĞİMİZİN TOZLANMAYA BAŞLADIĞI YILLAR:

        Bugün gençliğin içinde bulunduğu aciz durumu anlamak Çanakkale’yi anlamaktan geçiyor. Üç kuşağın birden yer aldığı başka bir savaş var mıdır bilemiyorum. Dedeler, oğullar, torunlar…  Eğer o gün Çanakkale geçilmediyse on beşlik kardeşlerimizin yüzü suyu hürmetinedir. Çünkü cephede savaşacak insan kalmamıştı. Bitmiştik. Liselerde okuyan, eli silah tutmayı bilmeyen hatta Fenerbahçe, Galatasaray futbol takımlarından sporcu kardeşlerimiz dahi cenk etmişti orada.

        Çanakkale’yi geçirtmedik belki ama yeni kurduk diye övündüğümüz Türkiye geride çok şey bıraktı. Biz şimdi böbürleniyoruz sarık yerine önce fes sonra şapka getirdik, şalvar yerine pantolon, cübbe yerine ceket, içlik yerine gömlek getirip Avrupalılara benzedik diye. Yaptık diye övündüğümüz bu sözde! Devrimler elbette bununla kalmadı. Bir gecede harf sistemi değişti. Latin Alfabesine geçişle bu millet bir gecede okuma yazmayı unuttu. İşin en komik tarafı da: Bu devrimlerin öncüsü kabul edilen Mustafa Kemal Atatürk’ün bile meclis konuşmalarında Latin harfleri ile yazılı metinleri okumakta zorluk çekmesiydi. Konumuzla bunun çok alakası var. Tarihten ibret almayan toplumların sonu her zaman hezimet olmuştur. O cengaver evlatların, on beşlik kardeşlerimizin gençliğinin mum gibi söndürüldüğü yıllar bu yıllar.

        Bunların hepsi bizi İslâmdan, Allah’ın koymuş olduğu emir ve yasaklardan uzaklaştırmak, Kur’an’ı Kerim’in bize olan nasihatlarından mahrum bırakmak, adeta yeni bir ırk yaratmak için yapıldı. Hadise bundan ibaret. Hala bunun acısını çekiyoruz. Tarihi bilinçten uzak, o gençlik mefkûresinin aziz hatırasına aykırı hareket etmiyor da ne yapıyoruz diye sormaz isek, bu ve bunun gibi acı hatıralar başımıza gelmeye devam edecektir.

        

    2)   YETİŞMİŞ EĞİTİMCİLERİMİZE VERİLMEYEN ÖNEM VE EĞİTİM SİSTEMİNİN ÇARPIKLIĞI:

          Eğitim sistemi bizde her zaman sorun teşkil etmiştir. Gerek ilk ve ortaokullarımızda gerek liselerde gerekse üniversitelerimizde eğitim tabanının ideolojik sapmalarla şekillendiğini görüyoruz. Son dönemlerini kısmen de olsa çıkarırsak bütün dönemlerde böyle olmuştur. Burada sapkın ideolojilerden bahsediyoruz. Bugün için dahi zaten az sayıda olan yetişmiş, okumuş  eğitimcilerimize vermediğimiz önem eğitim sistemimizin çarpıklığını teşkil ediyor. Yakın tarihte bunun en acı örneklerini gördük. Sözgelimi bir üniversiteye rektör, öğretim görevlisi atanacak. Başvuru için de on aday bulunuyor. Bunların doksan dokuz tanesi sözgelimi nobel ödüllü, mesleğinde uzmanlaşmış adaylar. Bir tanesi de mesleğinde hiçbir genel geçerli bilgisi olmayan biri. O gün bu aday alınırdı. Neden biz bunu böyle yapıyorduk? Çünkü bu alımları yapanlar bir tarikat, bir cemaat vs. tarafından seçiliyordu. Bu adayı istedikleri gibi kullanabileceklerdi. Eğitim tabanı böylelikle çökertilmiş oluyordu.

          Tabanından tavanına kadar bütün eğitim kurumlarımızda eğitimin ciddi bir müessese olduğu, devletine ve milletine layık birer vatandaş olarak yetiştirmenin ülke geleceğinde çok önemli olduğu öğrencilere aşılanamamaktadır. Daha küçük yaşlarda bu bilincin öğrencilere geçirilememesi sonradan büyük bir sorun teşkil etmektedir. Artık yapısal reform kapsamına da alınması gereken eğitim sisteminin ezberci, takliyatçı, bilim üretemeyen yapısından teknolojiyle entegre olmuş ve bunu da bilimle gerçekleştiren eğitim sisteminin tabanı oluşturulmalıdır.
    
          Burada bize düşen şey, tarih içerisinde yaşanmış bu hadiseleri artık bir kenara bırakmamız gerekiyor. Tabanından tavanına bütün eğitim kurumlarımızı objektif, bilimsel değerliliği olan sistemlerle donatmalıyız. Biz gençlerin önünde takoz oluşturan bu unsurları ortadan kaldırmanın başka bir yolu olamaz. İdealizmi bir kenara bırakmalı, sürekli modeller geliştiren, para ile pozisyon kaygısı ile ilerlemeci olmamamız gerekiyor. Bunun gerçekleşmesi için bu eğitim kitaplarını da hazırlayan talim terbiye kurulunun bütün bu kriterleri eksiksiz yerine getirmesi gerekmektedir.
  
          Gençlik idealizmi olarak biz kimseye düşmanlık yapalım demiyoruz. Eğer bundan yüz sene önce ben bir çınar ağacıyım dediysek ve son asırda kendimize söğüt ağacı dedirtmişsek bundan kurtulmanın yolu gençliğin önündeki bu çakıl taşı olan idealizmin kaldırılması gerekir diye düşünüyorum.


           3)   SOSYAL MEDYA, TV VB. ETMENLERİN ROLÜ:
                 Günümüz orta yaş gruplarının günlük sohbet konularını dizilerde, sosyal medyada çıkan düzmece, magazinsel içerikler oluşturmaktadır. Baktığımız zaman bunların hiçbiri gençleri ve onun dahilinde diğer bireyleri bir konu hakkında bilgi sahibi edici nitelikte değildir. En basitinden irdeleyecek olursak tarihi süreçleri anlatan diziler tam anlamıyla yansıtılmıyor izleyicilere. Bunun en net örneğini Muhteşem Yüzyıl dizisinde gördük. Yani Batılıların KANUNİ dediği, Doğuluların da MUHTEŞEM SÜLEYMAN dediği Kanuni Sultan Süleyman’ın başka işi yokmuş gibi, bütün hayatı sarayda cariyelerle geçmiş gibi anlatmak, göstermek bu yapmakta olunan sanatınıza ihanettir başta. Son zamanlarda bunun önüne geçmiş gibi görünüyor biraz da olsa. Bu gibi etmenler de okuyucu, izleyiciler nezdinde büyük etki yaratmakta, bilincin oluşmasında aşınmaya neden olmaktadır.  
4)   PARANIN ULAŞILMAK İSTENEN GENÇLİK İDEALİZMİNDE ANA ETKEN OLARAK GÖRÜLMESİ:

             Para bir iş, bir hedef, ulaşılmak istenen bir amaçta ana merkezi oluşturmaktadır. Paranın her zaman bir amacın önünde olması ulaşılmak istenen hedeften zaten bizleri işin başında uzaklaştırıyor. Bugün bile genç arkadaşlarımız üniversite tercihlerini yaparken öncelikle mesleğin maaş durumuna, rahatlığına vs. bakıyorlar. Paranın gençlik idealizminde ilk madde olması içsel olarak bizi amacımızdan uzaklaştırıyor.

             Gençlik ile gençliğin ulaşmak istediği o hedeflere başlangıçta para engel oluyor. Böylelikle hedef odaklı değil para odaklı bir sistem argüman olarak karşımıza çıkıyor. Eğitim sisteminin bu engeli ortadan kaldıracak şekilde yeniden yapılandırılması, paranın ikinci plana atılması, asıl olanın para değil, devletine milletine faydalı birer vatandaş olma bilincinin aşılanması gerekiyor.

              Sözlerimi Hz. Ali (ra)’ın çok manidar bir sözü ile bitirmek istiyorum:
              
              “En hayırlı genç o'dur ki, ihtiyar gibi ölümü düşünüp ahiretine çalışarak, gençlik hevasâtına esir olmayıp gaflete boğulmayandır.

              Bu değerli vakti bana ayırıp bu konuşmayı yapmamı sağladığınız için teşekkür ederim. Esenle kalın, herkese saygılar, sevgiler…
             
İBRAHİM YAVUZ